hayvan özgürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan özgürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

YUMURTA ÜRETİMİNDE KAFESLİ KÖLELİK

Tabaklarımızdaki yiyecekleri üretmek için vücutları kullanılan bütün hayvanlar gibi tavuklar da birer meta olarak görülüyor. Yumurtlama operasyonlarındaki tavuklar yerlerine yeni tavuklar koymak için öylesine ucuzlar ki 42 X 48 cm yükseklik ve 48 X 60 cm genişliğindeki küçük, telli, her birisinde  4-6 arası tavuğun bulunduğu bu kafeslerde öylesine sıkış tıkış yaşıyorlar ki kanatlarını çırpamıyorlar bile. Kafes telleri tüylerinin çoğunu koparıyor, onları çıplak bırakıyor, yaralı ve korumasız. Kafaları, kanatları veya bacakları tellerin arasına sıkışabiliyor, böylece açlıktan ölebiliyorlar, çürüyen cesetlere kafesteki diğer tavuklar katlanmak zorunda kalıyorlar. Ayakları teller tarafından kesiliyor, tellere yapışık kalınca ayakları tellere sarılı şekilde büyüyebiliyor. Batarya kafeslerinde 4-5 sıra bulunuyor, dışkı ve sidik üstlerine akıyor, kafaları ve bedenleri kirleniyor alttaki tavukların, nihayetinde bir şekilde kaçmayı başaran bazı tavuklar bu sidik ve dışkıların biriktiği pisliklere düşüp ölüyorlar.
Süt endüstrisinde  olduğu gibi yumurta endüstrisi de feminen olanın tahakküm altına alması üzerine inşa edilmiş,  gaddarlığın boyutu ne olursa olsun kadın vücutlarınden azami menfaati elde etmek adına manipüle edilmesi üzerine  kurulmuş. Tavuklar hem daha küçük, hem de ineklere kıyasla daha da önemsiz olduğu için, ucuz yumurta elde etmek adına daha da çok gaddarlığa maruz bırakılıyorlar. Tavuklar rutin olarak gagasız bırakılıyorlar, bu operasyonda gagalarının  yarısı koparılıyor. Sıcak bıçak gagalarındaki en hassas sinir dokusunu kesiyor, akut bir acıya sebep oluyor, tavuğun nabzı dakikada 100’e  çıkıyor. Çoğu anında ölüyor. Hayatta kalabilenler için bu prosedürden kaynaklı kronik acı bütün hayatları boyunca sürebilir ve yemek yemelerine engel olabilir. Horozlara da  ihtiyaç olmadığı için işçiler onları kitleler halinde yok ediyor, ya canlı canlı boğuyorlar ya da plastik çöp torbalarında eziyorlar, ya da içinde dönen bıçakların bulunduğu ahşap doğrayıcı makinelerin içine atıyorlar, orada ilk darbeyle bu hayvanlar tavuk yemine ya da gübreye dönüşüyor. Artık yeterli yumurta üretmeyen tavuklar da aynı makinelere atılarak öldürülüyor.
…Tek bir yumurta üretimi bölmesine tıkılan on binlerce tavuğun gidebileceği, yuva kurabileceği, sosyal düzenlerini oluşturacağı ya da doğal zekâlarını ya da amaçlarını ifade edebilecekleri hiçbir yer yok. Onları sürekli karanlıkta tutan suni ışıklandırma ve bütün o yemler ve  ilaçların hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: masrafların azaltılması ve  tavukların rahminden  düşen yumurta sayısının artması.
…Bütün aile hayatı ve sosyal, doğal hayat yok ediliyor. Bu tavuklar ne annelerini ne yavrularını, ne eşlerini ne güneşi ne dünyayı biliyorlar. Yumurtlama merkezlerinde doğuyor, gagaları kesiliyor ve yumurta üretimi için kafesli köleliğe mahkûm ediliyorlar.
Bir yumurta tesisindeki binlerce tavuk nüfusu yumurtlama döneminin sonuna geldiğinde, tavuklara ya gaz verilir ve  öldürülür çünkü işkence görmüş vücutlarından tazelik öylesine geçip gitmiştir ki mezbahaya gönderilmeye dahi değmezler, ya da tavuk çorbası veya evcil hayvan maması olmaları  için düşük kaliteli et olarak katledilirler. Çoğu kez tavukların önce zorla tüyleri dökülür, vücutları bir kez daha yumurtlasın diye şoklanır. Bunu da yiyecek ve su vermeyerek, içinde hormon bulunan bir takım  ilaçlar vererek yaparlar. Bu baskı sonucu açlık iki hafta kadar sürebilir, bu süreç sırasında bir sürü tavuk ölür. Bir ya da iki kez tüyleri zorla döküldükten sonra, artık tavuk çorbası olmak üzere öldürülmeye götürülürken, tavuklar kafeslerinden atılır, kamyonlara tıkılır ve böylece kendilerinden sonra gelecek yeni köle tavuk dalgası için yer ayırırlar.  Belki de bu dünyada endüstriyel bir yumurta  çiftliğinde tavuk olarak doğmaktan daha kötü bir cehennem olamaz.

O sözde free-range yumurta tesislerinde ise tavukların gene gagaları kesiliyor, aynen standart yumurta fabrikalarındaki gibi, ve horozların hepsi doğum anında gaddar bir şekilde öldürülüyor. Tavuklara gene bir nesne muamelesi yapılıyor, hepsi üremeye zorlanıyor, ve artık kendilerinden bir menfaat sağlanamadığı an zalimce  öldürülüyorlar. Free-range teriminin legal olarak bir anlamı yok sayılır, free-range  çiftliklerde tavuklara ayrılması gereken boşluk konusunu kontrol eden hiçbir kural yok, bu yüzden esaret diğer bataryan kafeslerine kıyasla daha az olsa da, gene de büyük, leş kokulu bölmelerde, gün ışığını asla görmeden bir araya tıkıştırılıyorlar.
Will Tuttle, Ph.D.

11 Şubat 2012 Cumartesi

ALF: SON ÖZGÜRLÜK HAREKETİ

Kitabın Giriş kısmından bir bölüm.
Dr. Steve Best


Dünyada nerede uyumsuzluk varsa, orada ölüm vardır- Kadim Navajo deyişi

Hayvan özgürlüğü en nihai özgürlük hareketidir, “son cephedir”. Robin Webb, İngiliz ALF Sözcüsü 
Bu, yeni bir grup özgürlük savaşçısı hakkında bir kitap- kendi özgürlüklerini cehennem gibi koşullarda tutsak edilmiş hayvanlara yardım etmek ve onları kurtarmak için riske atan insan aktivistlerle  ilgili bir kitap. Merkezî olmayan, yeraltı, küresel bir ağ içerisinde çok gevşek bir şekilde birbiriyle bağlantı halinde olan bu aktivistler ALF üyelerinden başkası değil. Bu insanların cesur eylemleri şu andaki dönemin politik mücadelesini yeniden tanımlarken FBI tarafından “terörist” damgalanmaları da tuz biber ekiyor herşeye. Eylemlerini yoğun bir aciliyet damgası belirliyor. İnsanların doğayla olan ilişkisinde derinlere kök salmış bir krizi idrak ediyorlar;  artık ılımlı davranmanın, gecikmenin veya taviz vermenin zamanının çoktan geçtiğinin farkındalar. Dünya yanarken, hayvan cesetleri milyarlar adedince üst üste yığılmışken artık boşa zaman harcayamazlar; anında ve kesin eylemler yapmaya zorunlu  hissediyorlar kendilerini. ALF aktivistleri gizli şekilde çalışıyor, özellikle geceleri; maske takıyorlar, yün başlıklar giyiyorlar, birkaç insandan oluşun küçük hücrelerde görev yapıyorlar. Dikkatle hayata geçirilen bir keşif sonrası, becerikli özgürlük timleri esir tutulan hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak amacıyla binalara izinsiz olarak giriyor. Bu arada çeşitli araç gereçleri ya ele geçiriyor ya da onları kullanılmaz hale getiriyorlar, hayvanları sömürmek için kullanılan materyalleri, eşya ve mülkleri kullanılmaz hale getiriyorlar, binaları ve laboratuarları yerle bir etmek için kundaklıyorlar. Bu insanlar hayvan sömürüsü endüstrilerine yüzmilyonlarca dolar zarar verdi.

Yasayı bile isteye çiğniyorlar; çünkü yasa haksız bir şekilde hayvanların kafeslere tıkılmasını, esaret altına alınmasına izin veriyor; yalnızlığa ve acıya, işkence ve  ölüme mahkûm ediyor onları. Bu insanlar dirikesimcilerden kürk endüstrisi ya da fabrika çiftliği sahiplerine, foie gras üreticilerine, fast food mağazalarına dek bir çok hayvan sömürücüsünü hedef alıyor. Canlılara zarar vermemeye kararlı bir şekilde sevgi, empati, şefkat ve adalet düşüncesiyle hayvan özgürlükçüleri devletlerin , endüstrilerin ve medya ideologlarının iddia ettiğinin tersine “terörist” sözcüğünün tam da antitezini oluşturuyorlar. Bu insanlar hayata karşı öfke dolu değiller; bu insanlar köleleştirilmiş bütün türler adına özgürlüğü ve adaleti savunuyorlar. ALF’in amacı şurada burada tek tek hayvanları kurtarmak değil; amacı; hayvanları insan zulmüne mahkûm eden bütün kölelik biçiminden kurtarmak. Bir bütün olarak hayvan hakları hareketinde olduğu gibi, ALF de aslında insan türünün dünya görüşüne, kimliklerine, kafa yapısına ve tahakkümcü değerlerine, onun bütün kurumsal hayvan sömürüsüne saldırıyor.

İnsan köleliği “liberal demokrasiler”de yasa dışı ilan edilmiş olsa bile, bu tür yerlerde mülksüz ve parasız nice grup hak ve itibar sahibi olmuş olsa bile (ki endüstriler gene de yerel ve yabancı ucuz işgücü bulunan yerlerde esir ticaretini sürdürüyor) hayvan köleliği eskisine kıyasla artık çok daha kötü bir seviyeye geldi. Bunu öldürülen hayvan sayısı ve hayvanların doğal hayatlarının ne derece ihlal edildiğini ortaya koyan rakamlara bakarak görebiliriz ( genetik mühendislik ve klonlamanın sebep olduğu teknolojik manipülasyonlarda bu durum daha da belirginleşiyor), ayrıca hayvanların çektiği acının yoğunluğu ve süresinin uzunluğuna bakarak da görebiliriz ( dirikesim, kürk çiftlikleri, fabrika çiftçiliği, mekanize kesimevleri, köpek üretme çiftlikleri ve diğerlerine bakabiliriz). Hayvan “refahı” yasaları sömürünün detaylarını düzenlemekten başka hiç bir şey yapmıyor.

ABD’de 19.yy kölelik karşıtlarının yeni dayanışma biçimleri yaratmak için ırk bariyerlerini aşması gibi, yeni özgürlük savaşçıları da hayvanlara yardım etmek için tür sınırların ötelerine uzanıyorlar. Bu çabada öncelikle hayvanların bir nesne, bir kaynak ya da bir meta olduğunu söyleyen o yaygın mentaliteye bodoslama dalıyor ve ahlâki ilerlemenin en önde gelen kilitlerinden birisi olan hakların evrenselleştirilmesini geliştirmeye çalışıyorlar. Bir yandan ahlâki toplumun tanımını geliştirirken hayvan özgürlükçüleri bir yandan da derinlere kök salmış önyargılara meydan okuyorlar. Bu önyargılar sadece cinsiyet, sınıf, ırk, cinsel yönelim ya da spesifik çıkar gruplarıyla ilgili değil, insan türüyle de ilgili- insan türünün hayat ağının en tepesinde yer aldığına dair o küstah kavram ve onun diğer türlere yönelik  o şeytanî, aşağılayıcı ve şiddet dolu tavırlarıyla da  ilgili. Tür ayrımcılığı insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır; hayvanlar insanlara kıyasla değersiz varlıklardır ve bu yüzden insanlar sadece tür statüsüne bakarak insanların insan olmayan canlılardan üstün olduğunu öne sürülebilir.

Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı gibi tür ayrımcılığı da bir grupla diğer bir grup arasındaki farklılıkları hiyerarşik olarak düzenlemek ve “üstün” olanın “aşağı” olanı tahakküm altına almasını meşrulaştırmak için yanlış bir düalistik ayrım yaratır. Toplumun beyazların beyaz olmayanları ve erkeklerin kadın olanları değersizleştirmesinin önyargılı, mantık dışı ve kabul edilemez bir şey olduğunu fark etmesi gibi, şimdi de insan türünden hayvanların kendini sadece tür farklılığına bakarak insan türünden olmayan diğer hayvan türlerinden daha üstün bir konuma koymasının ne kadar ayrımcı ve akıl dışı olduğunu da öğrenmeye başlıyor. Herbirisi bir hayat öznesi olan, farkındalık sahibi hayvanlar arasında- bu farklılıklar- yani insanların akıl dil sahibi olan tek canlı olduğu iddiası- artık deri rengi ya da cinsiyet gibi etik anlamda bağlayıcı olan bir özellik değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde ise anlamı çok büyüktür. Teori ,yani tür ayrımcılığı teorisi, bizi pratikten yani akla hayale gelmeyecek denli zalim tahakküm, şiddet ve öldürme eylemlerinden haberdar ediyor. Hayvan özgürlüğü insanların uğruna mücadele verdiği en zor savaştır; çünkü bu mücadele insanlardan en mutlak ayrıcalıklarından, kendilerine tanrı tarafından verilmiş haklarından, sadece insan olma statüsüne bakarak hayvanları sömürme hakkında vazgeçmeyi gerektiriyor. Dahası, insan özgürlüğü mücadelelerinin belirli hedeflerle sınırlı olduğu yerde, insanların hayvanlarla olan ilişkilerini ve onlara yönelik tavırlarını yeniden belirleme anlamındaki -mesela tehdit altındaki türlerin avlanması, fabrika çiftçiliğinin dünya çağonda rağbet görmesi gibi- başarısızlığı bütün insanlar için küresel ölçekte felaket sonuçlara yol açacak,  ekolojik yıkım, kirlilik, yağmur ormanlarının yıkımı, çölleşme ve küresel ısınma nedeniyle sistemik bir çevresel çöküş yaşanacak. Kapitalist bir toplumda, insanların özgürlük mücadeleleri- özellikle de cinsiyet, ırk, ya da cinsel “kimlik politikaları” mücadeleleri- sistemi olumlayıcı eylemlere ya da “temsili demokrasi”, liberal çoğulculuk” ve çokkültürlü tüketicilik gibi kanallar aracılığıyla hem absorbe edilebilir hem de keskinliği yumuşatılabilir, böylece bu politikaların eleştirel uçları ehlileştirilmiş olur. Aynı şekilde, hayvan refahını savunmak da şu anda varolan tahakküm sistemleri tarafından çok kolayca absorbe ediliyor.  Ancak hayvan özgürlüğü mücadelesi,  sömürü pratikleri üzerine inşa edilmiş olan toplumsal  kurumların ve ekonomik sistemlerin kökten bir şekilde yeniden yapılandırılmasını istediği gibi bütün insanların alışkanlıklarında, pratiklerinde, değerlerinde ve kafa yapılarında radikal dönüşümler  yapılmasını da talep ediyor .  Hayvan özgürlüğü felsefesi; insanları; her yeri fetheden, doğanın efendileri olarak resmeden kimliklere ve dünya görüşlerine saldırırken bir yandan da hayvanlarla ve dünyayla yeniden bir bağ kurmak için yeni yollar yaratılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü, ister modern öncesi isterse modern olsun, ister Batılı isterse Batılı olmayan toplumlar olsun, insanların Homo sapiens’in iki milyon öncesinde hayvanları sistematik olarak avlamaya başladığı zamanlardan beridir hayvanlar üzerinde uyguladığı iktidara yönelik doğrudan bir saldırıdır. Diğer türler için özgürlük isteyen bu yeni mücadele tarihte daha önce görülmemiş bir şekilde hak, demokratik bilinç, psikolojik büyüme ve biyolojik anlamda herkesin birbirine bağlı olduğuna dair bir farkındalığı geliştirme potansiyeline sahiptir. Hayvan özgürlüğü, ahlâk evrimi sürecinde önümüzde duran yeni bir mantıksal gelişme sürecidir. Hayvan özgürlüğü insanların son 200 sene içerisinde gerçekleştirdiği en ilerici etik ve politik gelişmeler üzerinde büyüyor, onları kendi mantıksal sonuçlarına taşıyor. Hayvan özgürlüğü,  insanlardan diğer hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki inançlarından vazgeçmelerini ve türler arasındaki Berlin Duvarı’nı yıkmalarını talep ediyor. Hayvan özgürlüğü insanlardan güçlü olmanın sorumluluk gerektirdiğini, güçlü olmanın haklı olmak anlamına gelmediğini, gelişmiş bir neokorteksin doğaya tecavüz edip onu talan etmek için hiçbir şekilde bir sebep olmayacağını idrak etmelerini talep ediyor. Hayvan özgürlüğü, insanlardan etik bakış açısında ciddi bir sıçrama yapmak adına hümanizmin konforlu sınırlarını aşmasını, ve böylece ahlâk skalasını akıl ve dilden sentiense(kendi varlığının bilincinde olma özelliği) ve özne olmaya doğru yükseltmesini gerektiriyor. İnsanların gezegeni emri altına almış yarı tanrılar olduğu şeklindeki sapkın kavramlar yerini insanların yaşayan canlıların sürdürdüğü ilişkilerin geniş ağlara hem ait olduğu hem de bağımlı olduğu şeklindeki çok daha mütevazi ve holistik bir nosyona bırakmalıdır.

İnsanlar yeni bakış açıları, yeni değerler, yeni duyarlılıklar ve hayata hürmet duygusu yaratarak hayvanlarla ve dünyayla olan ilişkilerini radikal olarak değiştirmedikçe, hayvanlar milyarlar halinde ölecek ve dünyadaki hayat sahibi varlıkların üçte biri önümüzdeki 30-40 sene içerisinde yeryüzünden tamamen silinecekler. Bu gezegendeki bütün türlerin kaderi çok inceden birbiriyle ilişkili olduğu  için, hayvanların sömürüsü dünyada büyük bir darbe yaratıyor. İnsanlar hayvanları yok ederken, kendi hayatları için gerekli yaşam alanlarını ve ekosistemleri de yok ediyorlar. Çiftlik hayvanlarını milyarlar adedince katlederken, yağmur ormanlarını yağmalıyor, küresel ısınmayı daha beter hale getiriyor ve çevreye toksik artıklar atıyorlar. Toprak, su ve ürünleri israf eden küresel bir fabrika çiftliği sistemi kurarken bir yandan dünyadaki açlık sorunu ve çölleşme gibi problemlerin daha kötü olmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında çoğu kez birbirlerine de şiddet uyguluyor. Buradaki bağlar daha da derinlere inebilir. Bazı teorisyenler tarım toplumunun başlangıcında hayvanların evcilleştirilmesi adına yaşanan zalimliklerin de hiyerarşi, devlet iktidarı ve diğer insanların sömürülme biçimleri adına kavramsal modeller ve teknolojiler yarattığını öne sürüyor, bir çok feminist tür ayrımcılığı ve ataerkilliğin erkek iktidarının yükselmesiyle beraber ortaya çıktığını tartışmaya açıyor. Hayvanların sömürülmesi insan dünyasında da krizler yaratacak şekilde geri tepiyor. Yıkım ve şiddetin kötülük dolu çemberi ancak insan türü diğer dünyayla ve doğayla uyumlu ilişkiler kurmayı öğrenirse ve öğrendiği zaman sona erebilir. Bu yüzden hayvan özgürlüğü ve insan özgürlüğü birbiriyle bağlantılı projelerdir.
Çeviri: CemC

ALF' İN YAPISI VE FELSEFESİ

“Felsefi olarak çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin birazı metanın hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna inanmamaktan kaynaklanıyor. Bu amacından sapmış ayrıcalığı gün yüzüne çıkarıyoruz, sistem bu inanç olmadan hayatta kalamaz. “

Eski ALF sözcüsü David Barbarash

Eğer ALF’i diğer gruplarla karşılaştırmak istiyorsak doğru seçim el-Kaide ya da Saddam Hüseyin’in Cumhuriyet Muhafızları değil, doğru olan Underground Railroad ve Yahudilerin anti-nazi direnişidir. ALF’teki erkek ve kadınlar  Nazi Almanya’sında tutsakları ve Soykırım kurbanlarını özgürlüğüne kavuşturan ve nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silahları, tren yollarını ve gaz odaları gibi ekipman ve araç gereçleri yok eden özgürlük savaşçılarıdır. Aynı şekilde, özgürleştirdikleri hayvanların çoğu için veteriner bakımı ve yuva sağlayan ALF kendine ABD’deki Underground Railroad hareketini model alıyor, bu hareket kaçak kölelerin özgür eyaletlere ve Kanada’ya varmasına yardım etmişti. Ancak şirket toplumu, devlet ve medya, ALF’i terörist diye yaftalarken ALF aslında geçen iki yüzyılın büyük özgürlük savaşçılarıyla büyük benzerlikler taşıyor, ayrıca hayata yönelik şiddeti ve kanı durdurarak diğer türler adına adaleti sağlama arayışı sebebiyle çağdaş barış ve adalet hareketleriyle de bir kan bağına sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğunu söyleyen hayvan özgürlükçüleri, bilim adamları ve endüstrilerin hayvanları kendi malları ve metaları gibi sahiplenebileceği şeklindeki argümanı reddediyorlar. Hayvanların; yaşamak, özgür olmak ve mutlu olmak adına gerekeni yapma gibi temel hakları vardır, bu haklar onların vücutların gerçekten de yakılarak damgası vurulan eşya/meta statüsüyle çelişiyor. Hayvan “araştırmaları” insanlara bir şekilde yardım etse bile, burada, onay alınmadan üzerinde deney yapılan insanlardan elde edilen bilgiden daha fazla bir meşruluk yok, bir hayvanın hakları, faydalanmacı yaklaşımların hepsine baskın çıkıyor. İnsan menfaatlerinin hayvan menfaatlerinden üstün olduğu iddiası kelimenin tam anlamıyla tür ayrımcılığıdır, önyargılıdır, etik olarak hatalıdır,  felsefi olarak da cinsiyet ayrımcılığı veya ırkçılık kadar temelsizdir; daha önemlisi ise sonuçları ve anlamları açısından hem çok daha  cinayet dolu,  hem de bağlayıcı bir inanç sistemidir. Bu yüzden; ALF, hayvanların kürk çiftliklerin veya laboratuvarlardan çalınmasını değil özgürleştirilmesini savunur, ve hayvan sömürücülerinin eşyalarını kullanılamaz hale soktuklarında aslında yapılan şey, yaşayan varlıkların haklarını ihlal etmek için yanlış bir şekilde kullanılan eşyaların/nesnelerin gerçekte olması gereken hale getiriliyor olmasıdır.

ALF dünyanın herhangi bir yerinde ve her hangi bir zaman içerisinde hayvan hakları adına hayvan sömürüsüne saldırmak amacıyla karar veren bireylerden ya da gruplardan oluşur. Bu eylemlerde ALF ilkelerine uyulur. ALF’e katılmak için hiç kimsenin eleman aranıyor sayfalarına bakmasına gerek yok; tam tersine, kararı veren kişi gizli bir eyleme girişir. Hareketi başsız bırakmak adına yakalanacak türden ulusal bir lider filan yoktur, sadece bir grup insan vardır ya da destek grupları vardır, bunlar gizli bir şekilde yayılırlar. Bir ALF hücresi olasılıkla diğer hücrelerin kimliklerinden ve eylemlerinden habersizdir. Bu merkezî özellik taşımayan yapı ise devletin içeri sızmasını ve kendilerini yakalamalarını zorlaştırır ve böylece FBI’ın Kara Panterler, Demokratik bir Toplum Adına Öğrenciler Birliği, Amerikan Kızılderili Hareketi veya El Salvador Halkıyla Dayanışma Komitesi ve daha bir çok grubun içine sızmayı başarmasını sağlayan şey engellenmiş olur. ALF eylemlerinin merkezî olmaktan uzak ve anonim doğası düşünülünce prensipte ALF’nin otorite, ego, kahramanlık, maşizm veya şehitlikle ilgili bir şey olmadığını görürüz; tam tersine tahakkümü, ataerkilliği, pasifliği ve politikayı aşmayla ilgilidir, böylece yaratıcı insanlar kendilerini bencillikten uzak bir şekilde hayvan özgürlüğü davasına adayabilirler.

ALF’in yapısı ve felsefesi bu sebeple anarşizmle ve radikal feminizmle bazı önemli benzerlikler taşıyor. ALF ciddi bir şiddet kullanmaktan kaçınma kodunu takip ediyor, bu kodla beraber ALF hayvanları sömürenlerin mal ve mülklerine saldırırken bile sömürücülere fiziksel zarar vermemeye dikkat ediyor. Şiddet içeren hiçbir eylem ALF eylemi değildir, şiddet uygulayan bir insan ise ALF üyesi değildir. Bazı eleştiriler en azından bir kişinin istemeden de olsa yaralandığının altını çiziyor, diğer eleştiriler küçük hayvanların kundaklama eylemleri sırasında yaralanabileceği ya da öldürülebileceğini kabul eden bir felsefenin şiddet kullanmamaya olan bağlılık iddiasının ne kadar geçerli olduğunu sorguluyor. Ancak başkaları da ALF’in merkezî olmayan ve anonim yapısının  fiziksel şiddete başvurmasına  ve o eylemin aslında bir ALF eylemi olduğunu reddetmesine izin verdiğini söylüyor. Aynı yapı bir yandan da ipe sapa gelmez tiplerin ALF adına ve onun şiddete başvurmama ilkesini ihlal eder şekilde eylemlerde bulunmasına müsaade ediyor. Herkesin üye olabileceği bir “organizasyon”da ALF’e yanlış sebeplerle katılan insanlar olabilir- diğer türler adına adalete olan inançlarından değil de hayata geçirdikleri eylemleri, yıkıcı ve şiddet dolu arzularının medyanın ilgisini çekmesi için katılmış olabilir insanlar.

Bu tür insanlar ihanet ettikleri ama itibarsızlaştırmadıkları bu davaya uygun insanlar değiller. ALF üyeleri tarafından imzalanmış manifestolar ortalığa yayıldığı zaman, diğer ALF üyeleri tarafından şiddete önemli bir tepki gösterilmediği zaman, o zaman işte, ALF’in şiddete başvuran bir organizasyon olduğu söylenebilir. Şimdilik ALF şiddet içermeyen bir duruşa sahip çıkıyor, oysa polisler, fok katilleri ve avcılar gibi eşkıyalar defalarca şiddete başvurarak hayvan aktivistlerini öldürdü. Ama bu gerçek hayvan sömürüsünü savunanlar tarafından asla dile getirilmiyor, bu insanlar şiddeti ve terörizmi endüstrilerin mal ve mülklerine yapılan saldırılar olarak tanımlarken hayvanlara, dünyaya ve doğayı savunanlara yapılan saldırıları terörizm olarak görmüyorlar. ALF insanlara yönelik şiddeti kınarken bir yandan da mal ve mülkü/eşyayı yok etmeye şiddet denmesini de reddediyor. ALF prensip olarak  hayvan sömürüsünü koruyan endüstrilerin adil olmadığı düşüncesine dayanıyor, ve ALF bu yasaları hayvan haklarının daha yüce bir ahlâk yasasına hürmet duygusuyla ihlal ediyor. Eski ALF sözcüsü David Barbarash’ın ALF’in etik temellerini özetlediği gibi, “ buradaki temel düşünce eğer birilerinin eşyası/malı/mülkü  masum hayvanların acı çekmesi ve ölmesi için kullanılıyorsa o zaman o malın/mülkün/eşyanın yok edilmesi ahlâken meşrudur.”

Bunun Nazi Almanya’sında gaz odalarını yok eden özgürlük savaşçılarından bir farkı yok. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor. Sivil itaatsizlik felsefesinin temel prensibini uygulayarak ALF şirket-devlet kompleksi tarafından yaratılmış olandan daha üstün bir yasa olduğuna inanıyor, bu moral yasa ABD’nin politik sisteminin önyargılı ve yoz heykellerini aşıp geçiyor. Yasa yanlış olduğunda doğru olan şey onu çiğnemektir. Tarihte ahlâki ilerleme çoğu kez böyle elde edilir, Amerika’da köleliğin ya da Hitler’in anti-semitizminin sona erdirilmesinden Alabama’da “sadece beyazlar girebilir” denen cafelerdeki oturma eylemlerine dek hep böyle olmuştur. Thoreau’nun adil olmayan bir yasadansa insanın kendi vicdanının sesini dinlemesi gerektiğine dair sözü eleştirel düşünmeye, otonomiye ve politik sorumluluğa doğru atılmış iyi bir adımdır, ayrıca şiddetten uzak durma duruşu için de iyi bir formül olabilir. Kendi prensipleriyle tutarlı bir bağ içerisinde olmak için, ALF, öfkesi ne kadar haklı olursa olsun bu prensiplere bağlı kalmalı, hiç kimse ötekiler adına girişilen bu özgürlük mücadelesinde zarar görmemeli;  hayvan özgürlüğü amacı uğruna sadece mal/mülk ve nesneler zarar görmeli. Coşkularına rağmen ALF üyeleri doktorları öldüren kürtaj karşıtları gibi değiller, büyük farklar da asla birleştirilmemeli.

ALF diğer türleri savunan, “ilerici” hümanist filozoflar ve mücadeleler tarafından hak sahibi olarak sadece insan topluluklarının belirlendiği sınırlara meydan okuyan bir barış ve adalet hareketi olarak görülebilir. ALF hayvanlar için adalet talep ediyor; hayvanların böylece sadece ait oldukları tür nedeniyle ayrımcılığa uğramamasını, sömürülmemesini, yaralanmamasını ve öldürülmemesini istiyor. ALF hayvanlar aleminde barış için mücadele ediyor, böylece insan cinsinden olmayan türlerin kendi aileleriyle, yakınlarıyla, kendi cinsleriyle, kendi çevrelerinde insanların utanmadan onları maruz bıraktığı şiddetten ve acıdan uzakta yaşayabilmesini istiyor. ALF; yıkım, öfke, ve intikam ateşiyle yanan bir “nefret grubu” değil; ALF hayvanları ve dünyayı seven, insanların ve  insan olmayan canlıların uyum içerisinde bir arada yaşayabildiği türden olumlu bir vizyona sahip insanlardan oluşuyor.

ALF’in aktivist kapsamı hayvan refahı ve hayvan hakları arasında ciddi bir ayrım olduğunu gösteriyor, aynı ayrım hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü arasında da var. Hayvan refahı pozisyonunu benimseyenler, hayvanların çektiği acıyı azaltmaya odaklanırlar; hayvan haklarını savunanlar ise acının tamamen sona erdirilmesini talep eder, daha büyük kafesler ve “insancıl davranışlar” değil, boş kafesler ve topyekûn özgürlük ister. Hayvan refahı felsefesi hayvanların meta konumunu kabul eder; ama hayvan hakları felsefesi hayvanların kendi hayatlarının özneleri olduğunu ve başkalarına ait olmadıklarına söyler. Hayvan refahı felsefesi insan ve insan türünden  olmayan hayvanlar arasındaki ahlâki kopuşu güçlendirir ve insanların bir takım menfaatine uyduğu sürece hayvanların uygun şekilde kullanılmasına izin verirken, hayvan hakları teorisi ise;  insanları ve  insan türünden olmayan hayvanları ahlâken eşit bir düzleme yerleştirir ve insanlar ister faydalansın isterse faydalanmasın, hayvanların her türlü şekilde sömürülmesini reddeder. Açık olan şu ki; hayvan hakları ALF’in  kendine rehber edindiği bir ahlâk felsefesidir; ama hayvan hakları çoğunlukla doğrudan eylem içermeyen bir yasal mücadeledir, hayvan özgürlüğü ise sömürücülerle net bir yüzleşme içerir.

ALF taktikleri hayvanların esir tutulduğu binaların dışında düzenlenen gösterilerin ve protestoların ötelerine geçiyor, artık bu binalara yasa dışı bir şekilde giriliyor, orada esir tutulanlar gördükleri işkencelerden kurtarılıyorlar, o binalardaki acı ve ızdırap veren araçlar yok ediliyor. Eğitimin ve felsefenin değerini takdir ederken, legal kanallarda çalışırken, hayvanlar için uzun vadede faydalı olacak değişimler meydana getirebilmek için çabalarken ALF aktivistleri bir yandan da ânında eyleme geçerek mümkün olan en fazla sayıda tutsağı kurtarmak ve kendileriyle yardım edebilecekleri acı çeken hayvanlar arasındaki yasaları ve güvenlik sistemlerini çiğneyip geçmek zorunda hissediyorlar kendilerini. ALF için hayvanların özgürlük gibi temel bir hakkı var. Bu haklar insanların hayvanları korumasını da içeriyor.

Steve Best

NOT: Teröristler mi Özgürlük Savaşçıları mı? kitabının giriş bölümü

Çeviri: CemC

ALF: İKİYÜZLÜLÜĞE KARŞI

“Devrimlerin gül suyuyla yapıldığını mı sanıyorsunuz?” Alain Chamfort


ALF’in iki farklı yüzü var:  hapisanelere izinsiz olarak girerek hayvanları kurtaran ve serbest bırakan “iyilik dolu” yüzü ve bir de  binaları ateşe veren, pencereleri kıran, araç gereçleri kullanılamaz hale getiren “kötülük dolu” yüzü. Halk ise sadece ALF’in iyilik dolu yüzüne sempati duyuyor; çünkü eşya/mal ve  mülke zarar verilmesinin şiddet olduğuna inanıyor. Bir çok hayvan hakları aktivisti ALF’in her iki yönünü kucaklarken diğer aktivistler ise ALF’in esas mesajının özgürlükten sabotaj yapma şeklinde değiştiğini ve böylece aslında daha “şiddet dolu” bir yola saptığını düşünüyor. Aslında ALF her zaman hayvan özgürlüğü söz konusu olduğunda hem bu görüşlerin hem de bu yolların birbirinden ayrılmaz bir şekilde içiçe olduğunu düşünüyor. ALF’e göre hayvanlar kısa vadede sağlanabilecek en büyük fayda söz konusu olduğu sürece hem serbest bırakılmalı hem de kurtarılmalıdır; ama sabotaj uzun vadede hayvan sömürüsü endüstrilerine maksimum zararı vermeli ve gelecekte gerekebilecek özgürleştirmeleri önlemek ya da azaltmak için çabalamalıdır.


Ancak ALF daha fazla eşya/mal ve mülke zarar verdikçe halkın ALF’e daha fazla terörist gözüyle bakıp özgürlük savaşçısı olarak görmeyeceği argümanı ise medya ilişkileri, eğitim, kurtarma ve yardım eylemlerinee çok daha dikkat edilmesi anlamında bir uyarıda bulunuyor. Ancak kurtarma operasyonlarının sabotaja göre başarılmasının daha zor olduğu göz önüne alınınca ALF  eylemlerinin sabotaj yönünde olacağını düşünebiliriz. Hayvan hakları ya da hayvan refahını savunanlar ALF’in özgürleştirme ve eşya/mal/mülk yıkımı eylemlerini kınarken ikiyüzlülük yapıyorlar.


Bir insanın ya da insan türünden olmayan bir aile üyesinin hayatını kurtarmak için kim bir katilin kapısını kırmaz ya da şiddete başvurmaz? Binlerce deniz hayvanını, yunus ve kaplumbağaları yok etmek için okyanusa atılan ağları toplayan Paul Watson’ın eylemlerine kim gerçekten karşı çıkabilir? Kim yavru fokların kafasına inecek o metal sopaları fok katillerinin elinden almaz Watson gibi? Greenpeace hariç kim bir fok katilinin mal/mülk edinme hakkını masum bir fok balığının hayatta kalma hakkının üstünde olduğunu savunur ki? Kim ama kim her bir Nazi’yi öldüren ve karşılaştıkları her bir gaz odasını yakıp yıkan Yahudi direnişçilerde bir hata bulabilir? Eğer bu türden bir mücadeleye ve mal/mülk/eşyanın yıkımına destek veriyorsak neden ALF’e de destek vermeyelim? Bunun sebebi o zamanların 1940’larda kalması ama ALF’in bugün olması mı? O zaman Almanya’ydı şimdi ABD (ve tüm dünya) olduğu için mi? Bunun sebebi o zamanki eylemlerin insanları savunması ama ALF’in hayvanları savunması mı? Bunun sebebi yoksa ALF’i eleştirenlerin insanların lehine sabotaj eylemleri düzenleyen ama hayvanlar uğruna kılını kıpırdatmayan tür ayrımcısı insanlar olması mı?  İnsanların en çok karşı çıktığı taktikler mi yoksa? Yoksa davanın kendisi mi? Yoksa seçmenler mi? Zamanımızın en temel ironilerinden birisi ise kapitalizmin sömürücü ve materyalist  değerler sistemi içerisinde cansız nesnelerin, eşyaların hayattan daha kutsal olması mı? Canlı varlıkları ve doğayı yok etmek yasal ve çoğu kez etik olarak kabul edilebilir bir işgal biçimiyken hayvanları öldürmek ya da dünyayı yağmalamak adına kullanılan nesneleri paramparça etmek yasa dışı, ahlâk dışı ve hatta bir “terör” eylemi olarak görülüyor.


Mink çiftliği sahipleri iyi yurttaşlar ama; boyunları kırılmadan bu esir hayvanları serbest bırakanlara ekoterörist deniyor.  Bireysel ya da tüzel mülk hakları ise hem dünyadan hem de hayvanlardan daha çok korunuyor, daha ayrıcalıklı, gezegendeki ortak mirasımızdan ve gelecek kuşakların refahından çok daha el üstünde tutuluyor. Devlet, Vatansever Yasası gibi yasal düzenlemelerle gaddar bir yönetim sergiliyor ama hayvan hakları ve radikal ekolojiyi savunanlar tehdit taktikleri kullandıkları için baskı altına alınıyorlar. Medyada, mahkemelerde,  yasal düzenlemelerde ve şirket söylemlerinde ALF yasa dışı şekilde operasyonlar yürüten bir suç kuvveti olarak kınanıyor, oysa toplum büyük oranda şirketlerin ve devletin yasa dışı eylemlerini destekliyor.


Araştırma ve dirikesim laboratuarını ateşe vermek ise tilkilere anal yoldan elektrik vermekten ya da yarısı ölene dek hayvanların vücuduna kimyasal maddeler dolduran LD 50 testleri uygulamaktan çok daha iğrenç bulunuyor. Bir binanın yok olması, yağmur ormanlarının yok edilmesinden ya da türlerin dünyadan silinip gitmesinden çok daha önemli bulunuyor.  Eleştiriler  ALF’in şiddete başvurma olasılığı konusunda mızmızlanadursun devlet terörizmi, hayvan soykırımları ve küresel çapta bir çevre yıkımı karşısında sadece sessiz sessiz bekliyorlar. Ölüm tehditlerini kötülüyorlar ama ölümü değil. Aktivistlerin hayvanları sömürenlere uyguladığı baskıyı kınıyorlar ama  eşkıyaların aktivistlere şiddet uygulamasını da destekliyorlar.


İnsanları,  hayvanları ve dünyayı sömürenler “bilim adamı”, “geliştirme uzmanı” veya “iş adamı” gibi etiketlerle onurlandırılırken iktidar sahiplerinin mülklerine saldırmaya cesaret edenlere ise “terörist” adı veriliyor. Burada çürümüş bir semantik oyunu dönüyor, iktidarı tekelleştirenler anlamı da tekelleştiriyor. Uygar pozu veren barbar bir topluma yayılmış olan ikiyüzlülükler, ironiler, yanıltmalar, yalanlar, çelişkiler, ahmaklıklar ise insanın zihnini uyuşturacak kadar çok. Bu Orwell tarzı dünyada- köleliğin özgürlük, savaşın barış olduğu dünyada, kereste şirketlerinin Sağlıklı Orman Restorasyonu Yasası adı altında ormanları yağmaladığı ve hükümetlerin  Fok Balıklarını Koruma Yasası adı altında fok katliamları düzenlediği bir yerde mantık ve hakikati bulmak zor. Şiddetle kınanması gereken şey ALF’in taktikleri değil, hayvanları böylesine şeytani bir kötülükle sömüren endüstriler, menfaatlerini kurumlaştıran yasal sistemler, hayvan haklarını karalayan medya pislikleri ve bütün tımarhaneyi yöneten devletlerdir.


Dr. Steve Best

*Kitabın giriş kısmını devamı...

Çeviri: 
CemC

ALF: DOĞRUDAN EYLEM VE DEMOKRASİ


İktidar karşılığında bir şey talep etmeden hiçbir şey vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.
Frederick Douglass


Doğru şey için bile olsa oy kullanmak aslında o şey için hiç bir şey yapmamak demektir. Sadece herşeyin olduğu gibi devam etmesi konusundaki arzunuzu zayıf bir biçimde ifade ediyorsunuzdur. Akıllı bir akıl hakkını ne şansın merhametine bırakır ne de çoğunluğun iktidarı yoluyla üstün olmasını ister.


Henry David Thoreau


Doğrudan eylem her zaman arbeden çıkarandır, herşeyi başlatandır, işte bütün bu kargaşa sayesinde hiç birşeyi umursamayanlar, baskının artık hoş görülemez bir boyut aldığını farketmeye başlar.


Voltairine deCleyre (1866-1912) Amerikalı anarşist ve feminist yazar


Her zaman yasalara boyun eğdik. Bir yasaya şahsen katılmasanız bile ona gene de uyarsınız. Yoksa hayat kaosa dönüşürdü.


Gertrude Scholtz-Klink/Adolf Hitler’e Bağlı Kadınlar Bürosu Yöneticisi


ALF’in taktiklerini kınamaya can atan herkesin bir tarih dersine ve mantıksal tutarlılık testine ihtiyacı var. Özellikle günümüzdeki savaş ve terörizm histerisi arasında ABD’nin  sadece İngiltere ile savaşarak değil, bir takım sivil itaatsizlik eylemleriyle, meselâ mal/mülk/eşya yıkımına başvurarak bağımsızlığını kazandığını unutmak kolay olabilir. Boston Çay Partisi örneğinde açık seçik ortaya konduğu gibi, 1773 yılında  Sons of Liberty adındaki yeraltı grubunun 50 üyesi  342 çuval İngiliz çayını Boston limanında çaya konan yüksek vergiyi ve genel anlamda İngiliz tiranlığını protesto etmek için döktüğünde koloniler İngilizlerin iktidarını yıkmak ve yeni doğan ulusun iradesini güçlendirmek adına sabotaj taktiklerine başvurdu. John Adams, bu tür “terörizm örneklerinde bir yücelik, bir meziyet ve üstünlük olduğunu ve  vatanseverlerin bu tür çabalarına büyük hayranlık duyduğunu” söyler.


Anlamsız bir vandalizm eylemi olmayan mal/mülk/eşya yıkımı, adalet için meşru bir haykırış olup bu amaca yönelik güçlü bir araçtı da aynı zamanda. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesinde katalizör görevi görmüştür. James Goodman’ın son derece esaslı bir şekilde söylediği gibi Batı liberal demokrasisinin bütün mabedi- demokratik haklardan temsili parlamentoya ve özgürlük konuşmalarına dek- hepsi işte daha önceden hayata geçirilmiş bu sivil itaatsizlik eylemlerine dayanır. Amerikalı sömürge karşıtları 1770’lerde “temsil olmadan vergi yok” diye bağırıyordu; 1780’lerdeki Fransız devrimciler “özgürlük, eşitlik, dayanışma” diyordu; 1900’lerde “kadınlar için oy hakkı” isteyen Sufrajeler;  1920’lerde öz yönetim hakkı isteyen Gandi tarzı sivil itaatsizlik; işte bunların her biri sivil itaatsizlik hareketleriydi ve bugün içinde yaşadığımız politik geleneğe şekil verdi.


Boston Çay Partisi’nden Underground Railroad’a, sufrajelerden insan hakları hareketine; Vietnam Savaşı direnişinden Seattle Meydan Savaşı’na dek ABD tarihindeki büyük mücadeleler daima yasa dışı doğrudan eylem taktiklerine başvurmuştur- bazen de şiddete- böylece insan hakları ve özgürlükleri adına tarihsel devinimi geliştirmiştir. Özgürlük adına muhalefet, protesto, mal/mülk/eşya yıkımı ve sivil itaatsizlik kadar Amerikalı ve yurtsever olan çok az şey vardır. Doğa kanunlarının pastoral bir geleneği olarak modern yurttaşların Aklı’yla yön verip dünyaya barışçıl yöntemlerle ve ağır ağır İyilik ve Adalet getireceği tarzında bir çatlak olmaktan çok, hayvan ve dünya özgürlük hareketleri Amerikan hak, demokrasi, sivil itaatsizlik ve doğrudan eylem kültürünün bir devamıdır, bunların hepsi daha geniş bir kapsam yaratmak adına mücadeleyi genişletirler. Amerikan tarihinin iki ana politik geleneği vardır. Birincisi; yurttaşların ihtiyaçlarını ve isteklerini seçilmiş yerel ve devlet yetkililerine ifade ettiği  ve bu görevlilerin tek işlevinin politik ve legal sistemde bu yurttaşları “temsil” etmek olduğu türden bir “temsili demokrasi” tarzında “dolaylı” bir sistemdir. Sistemin “çıktı”sı-yani yasalar- halkın iradesi ve menfaatleri olan “girdi”yi yansıtır. Liberal demokrasiye dair bu kartondan imge nesilden nesile okul kitaplarında, devletçilerin ve medyanın söylemlerinde tekrar tekrar üretilmiştir, güçlü ekonomik ve politik güçlerin aslında resmi görevlileri kendilerinden yana çektikleri gerçeği tarafından geçersizleştirilir, bu resmi görevliler çoğunluğun değil aslında elitlerin çıkarlarını temsil ederler. Devletin birbiriyle rekabet halindeki menfaatlerin arasını bulmaya çalışan nötr bir güç olmayıp aslında ekonomik ve politik elitlerin çıkarlarını daha da genişletmeye çalıştığının idrak edilmesiyle beraber  ikinci türden bir doğrudan eylem politik geleneği ortaya çıktı.


Doğrudan eylemi savunanlar temsili demokrasinin dolaylı sisteminin para, iktidar, kronizm, ve  ayrıcalıklar tarafından artık tersine çevrilemeyecek bir şekilde çürüdüğünü öne sürüyorlar. Tarihten alınan dersleri  gözönüne alan doğrudan aktivistler kimsenin sadece eğitim, moral ikna, politik kampanyalar, gösteriler ya da başka türden ana akım, legal ya da yeraltı özelliği taşımayan eylemlere başvurarak özgürlüğü kazanamayacağını  öne sürüyor. Bu yüzden doğrudan eylem hareketleri,  meydan okudukları sosyal iktidar figürleriyle doğrudan yüzleşmek adına devlete etki edebilmek adına daha önceden onaylanmış türden eforların hepsini es geçer. Dolaylı eylemler pasifliği ve değişim yaratmak adına başkalarına bağımlılığı öne  plana çıkarırken, doğrudan eylem hem daha müdahil hem de daha kuvvet veren türden bir nitelik taşır. Voltairine de Cleyre’nin sözleriyle söylemek gerekirse, “dolaylı eyleme saplanıp kalmanın kötülüğü küçük sonuçlar elde etmeye kıyasla çok daha büyüktür. Asıl kötülük, dolaylı eylemin insiyatifi yok etmesi, bireysel isyankâr ruhunu bastırması ve insanlara kendileri adına yapmaları gereken şeyler konusunda başkalarına güvenmeyi öğretmesi. İnsanlar kendi güçlerinin oy kullanmakta olmadığını anlamalı, insanların gücü üretimi durdurabilmelerinde yatıyor.”


Doğrudan eylem taktikleri;  grevlerden boykotlara, oturma eylemlerine, web sitelerini hacklemeye, e-posta ve telefonla rahatsız etmeye, evlerde gösteriler düzenlemeye ve kundaklamalara, bombalama eylemleri ve cinayete kadar uzanabilir. Doğrudan eylem  örneğin bir dirikesimciye karşı yapılan gösterilerde olduğu gibi legal nitelikte olabilir, ya da  Mohandas Gandi ve Martin Luther King Jr.’da olduğu gibi sivil itaatsizlik eylemleri anlamında illegal özellikler taşıyabilir. İllegal doğrudan eylemler ise hem şiddet içerebilir hem de şiddet içermeyebilir, şahsa ait mal/mülk/eşyaya ilişmediği gibi bunları yok da edebilir. Doğrudan eyleme muhalif olanlar illegal eylemleri çoğu kez yasalara karşı geldiğini öne sürerek sivil itaatsizliği de politik düzene karşı bir tehdit olarak görmektedirler.


Diğer şeylerle beraber, bu perspektif söz konusu sistemin meşru bir sistem olduğunu ve geliştirilemeyeceğini önkabulle hareket etmektedir. Doğrudan eylemcileri yasa prensiplerine saygı göstermeyen insanlar olarak sunmaktadır, oysa bu insanlar  yasanın ruhuna, onun etik ve adaletle olan bağına politik düzeni fetişleştirenlere kıyasla çok daha hürmetle bakıyor. Dahası, bu argüman  ALF ve ELF örneklerinde  olduğu gibi doğrudan eylemi savunanların devletleri ve legal sistemleri özerk olup merkezî bir yapı taşımayan toplulukların etik özüyle değiştirmek isteyen anarşistler olduğunu da anlayamıyor. Yaklaşımları ne olursa olsun, doğrudan eylemi savunanlar bir legal sisteme körü körüne bir bağlılığı reddeder. Karl Marx’tan bir alıntı yapmamız gerekirse; yasalar halkın afyonudur, yasalara ve sosyal kurallara körü körüne itaat etmek çok az bir direniş gösteren Alman Yahudileri  ölüme yollamıştır. Çoğu kez, legal sistemler aslında  geciktirme, oyalama ve sulandırma taktikleriyle muhalefeti yutmak ve felç yaratmak isten bir Bizans yapısıdır aslında.

Dr. Steve Best

(kitabın giriş kısmından devam..)

Çeviri: CemC

Kaynak: Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve Felsefesi

ALF' e '' İLKESEL'' BİR ELEŞTİRİ

Esas mesele uç noktalarda olup olmayacağımız değil, ne türden uç insanlar olacağımız. Hem ulus hem de dünya yaratıcı sivri insanlara büyük ihtiyaç duyuyor.
Martin Luther King, Jr.

Eğer ALF “aşırı” taktikler kullanıyorsa, bunun sebebi hayvanlara yapılan kötülüğün de ekstrem olması ve  yasaların hayvanları sömürenler tarafından ortaya konan soykırımı koruduğu koşullar altında  acil ölçülerin ele alınmayı gerektirmesidir. Devletten gelen baskının sürekli artması ve hayvan/dünya özgürlüğü eylemlerine yönelik cezaların çoğalmasına rağmen, bugünün gerilla savaşçıları ne geri adım atıyorlar ne de tehdide pabuç bırakıyorlar. Kuzey Amerika ALF Basın Odası sözcüsü “ALF ve ELF’i durdurmanın tek yolu, keyfini süren toplumumuzun bu insanları böyle dramatik eylemleri hayata geçirmeye mecbur eden konularla ciddi olarak yüzleşmesidir, görünüşe göre bunun pek de gerçekleşmediğini söyleyebiliriz” diyor. İster hareketi destekleyenler isterse muhalif olanlar tarafından dile getirilsin, ALF taktiklerine yönelik iki ortak eleştiri bulunuyor, bunlardan birincisine “ilkesel” veya “içsel” eleştiriler diyeceğiz, ikinci eleştiri türüne ise “pragmatik” veya “dışsal” itirazlar adını veriyoruz. İlkesel eleştiri, mal/mülk/eşya yıkımının etik doğasını incelerken (yani eylem doğru mu, yanlış mı? diye sorarken) pragmatik eleştiri ise sabotaj taktiklerinin dışsal sonuçlarını inceler (yani sabotaj eylemleri harekete yardım mı etmektedir yoksa hareketin önüne engeller mi çıkarmaktadır diye sorar).

İlkesel ve pragmatik eleştiriler arasındaki ayrım ise analitik bir öz taşıyor, bazen art niyetlilerin her iki eleştiriyi de tek bir eleştiri olarak ortaya koyduğunu görebiliriz. İlkesel itirazı dile getirenler genelde  mal/mülk/eşya yıkımını şiddet olarak isimlendiriyor ve bu temele dayanarak içsel anlamda yanlış olduğunu öne sürüyor. Onların argümanı klasik uslamlama formuna başvuruyor:

a-      mal/mülk/eşya yıkımı şiddete başvurmaktır,

b-      şiddet her zaman yanlıştır,

c-      bu yüzden mal/mülk/eşya yıkımı yanlıştır.

Bu eleştirilerde “şiddet” derken tam olarak ne demek istiyorlar nadiren bunu tanımlarlar, dogmatik olarak  Gandi ve King’in pasifist pozisyonlarına tutunur, şiddetin her zaman yanlış olduğunu ve politik anlamda özgürlük sağlamadığı gibi niteliksiz evrensel yargılarda bulunurlar. ALF’e karşı olanlar hayvan hakları hareketinin şiddete başvurmama değerlerine dayandığını ve şiddet içeren taktiklerin de bu değerlerle çeliştiğini öne sürüyor. Sonuçta, ALF ve SHAC gibi grupların hareketin moral avantajını tehlikeye attığını söylüyorlar, bu durumun en iyi örneği hukuksal değişimler yaratmak amacıyla yapılan etik ikna ve eğitim çabalarıdır.

Bazı insanlar illegal doğrudan eylemlere dair çabaları eleştirebilir, başka insanlar da mal/mülk/eşya yıkımına itiraz ederken açık kurtarma gibi illegal doğrudan eylemlere destek verebilirler. ALF’e karşı olanlara göre hayvan hakları adına şiddete başvuranlar aslında karşı çıktıkları aynı kafa yapısına yenik düşüp yıkıcı sosyal dinamikleri yeniden üretmektedir. Amaç araçları meşrulaştırmaz, aslında amaç araçlarda yansıtılmalıdır. Bu argüman Gandi’nin “talep ettiğiniz o değişimin kendisi olun” sözlerinde özetlenebilir. İlkesel yaklaşımı eleştirenler illegal eylemlerin ve”şiddet”in  davalarını destekleyen mantıksal argümanlar için gereksiz olduğunu söylüyor. Örneğin Peter Singer “hayvan özgürlüğü”nün haklı bir dava olduğunu söylüyor, ama “şiddetten uzak durduğu sürece”. Şiddet daha çok şiddete sebep olur diyerek hayvan özgürlükçülerinin nefretten, öfkeden ve intikam alma arzusundan uzak tutmak anlamında Gandi ve King’e özenmesini salık veriyor.

Singer doğrudan eylemin ancak diğer taktikler bir sonuç vermeyince ve halkın hayvanların içinde bulunduğu felaketi anlamasını sağlayacak türden ekstrem hayvan istismarlarına dair kanıtları ortaya çıkardığında  etkili olabileceğini düşünüyor. Adil ve etkili bir baskın eylemine örnek olarak ALF’in Pennsylvania Üniversitesi’ndeki kafa yaralanmaları araştırma laboratuarına izinsiz olarak girişini veriyor, bu eylem sonucunda halkın asla görmemesi gereken bir gerçek ortaya çıktı. Singer hayvan acısını azaltmak ya da sona erdirmek için “toplumumuzdaki akıl sahibi insanların bakış açılarını değiştirmeliyiz…” diyor. “Hayvan Özgürlüğü davasının gücü onun etik bağlılığıdır; yüksek bir ahlâki düzeyi işgal ediyoruz, burayı terketmek demek bize karşı çıkanlara koz verme demektir… diğer türleri maruz bıraktığımız yanlışlıklara bir kez tanık olunduktan sonra  bunlar asla inkâr edilemez,  zaferimizin görüntüsü bombalarımızın korkularında değil davamızın haklılığında yatıyor”. Eğitim ve etik argümanlar değişim potansiyeli taşırlar gerçekten. Bir çok durumda argümanlar –özellikle de hayvan acısını gösteren güçlü görüntülerle beraber bulunuyorsa- aklı başında, açık fikirli ve nazik insanları- umursamayan değil, bilmeyen insanları ikna edebilir. Tutkulu ve güzel konuşan hayvan hakları eğitmenleri, meselâ Gary Yourofsky gibi insanlar bir çok insanın hem düşüncelerini hem de hayatını değiştirdi. Gerçekten de Steve Hindi, Don Barnes ve Howard Lyman gibi insanlar eskiden avcı, dirikesimci ve çiftlik sahipleriydi, bu insanlar eğitim yoluyla derin uyanış yaşadılar ve dönüşüm geçirdiler.

Dahası; hareket,  yeni ve güçlü eğitim, iletişim ve kanun araçları yaratmaya devam ediyor; çünkü  anaakım paradigma içerisinde daha fazla şey yapılabilir, ve bu yaklaşımı savunanlar  hayvanlara zulmedenlerle ve halkla daha saygılı bir diyaloğa uzanan kapıların hemen kapatılmamasını öne sürüyorlar. Singer ve diğerleri “mantıklı insanların akıllarına” saygıyla yaklaşsalar bile ALF  bu insanların çoğunun mantıksız, dar görüşlü insanlar olduğunu öne sürüp akıl ve ikna gücünün bu yüzden yetersiz kaldığını söylüyor. Endüstrilerin ve devletin, hayvanlar adına adaletin gerçekleşmesi talebine hem kurumsal hem de parasal anlamda güçlü itirazları var, bu yüzden ikna ya da eğitimle değişim yaratılması çok güç. Hukuk ve eğitim yolunu bir mücadelenin yegâne yolu  olarak öne çıkaranlar; insan psikolojisini hakimiyet altına almış irrasyonel güçleri, işkence edip öldürmekten kaynaklı sadistçe zevkleri, insanların değişime ve nahoş gelen realitelere karşı direnmek adına kullandığı derin psikolojik mekanizmaları; hayvanların çektiği muazzam ızdırapları görmezden gelmelerine izin veren gruplara ayırıp psikolojik olarak kopma mekanizmalarını, hayvanları sömürmekle elde ettikleri çıkarları ve dünyanın efendileri olmak adına yaratıldıklarına inandıkları bir türün üyeleri olarak kimliklerini hafife alan rasyonalist bir inancın dışavurumunu yapıyorlar.

Semantik Bataklıklar: “Şiddet” ve “Terörizm”i Tanımlamak

ALF hiç kimseyi öldürmemiş olan tuhaf bir terörist oluşum.
The Observer

ALF’i sarmalayan en önemli tartışma ise ALF eylemlerinin şiddet barınıp barındırmağı ve ALF’in terörist olup olmadığı üzerine. Yapıcı bir şekilde bu sorulara cevap vermeden önce terimleri doğru şekilde tanımlamak önemli; ancak eleştiri yapanların çoğu bunu nadiren yapıyorlar, yaptıkları zamanlarda da tanımları kusurlu, önyargılı, taraflı, tutarsız ve  politik temelli oluyor. Tanımlar belirsiz olduğu için sözlükler genelde tanımlara başlamak için sorunlu bir yer oluyor.

Ama eğer sözlüklere başvurursak o zaman sözlüklerin şiddet sözcüğünü geniş şekilde tanımladığını görüyoruz; mesela “şiddet içerikli” bir eylem, “ yaralamak ya da istismar etme amacıyla fiziksel kuvvetin kullanılması” gibi bir içerik taşıyor, ya da “istismar etme, zarar verme, ihlal etme amacı taşıyor”. “yara”, ya da “istismar” gibi kelimelerin kendileri de net tanımlar gerektirir, sözlüklerse örneğin şiddetin sadece canlı varlıklara mı yoksa nesne ve eşyalara da mı uygulandığında şiddet sayıldığına dair bir şey belirtmiyor- bu da illegal doğrudan eylemleri gerçekleştiren hayvan özgürlüğü mücadelesi tartışmalarında önemli bir konu.

Hemen bazı sorular geliyor akla: mal/mülk/eşyaya verilen zarar da şiddet midir, yoksa bu terimin anlamını bozacak bir şekilde mi kullanılmaktadır? Eğer mal/mülk/eşya yıkımı yasal olarak şiddet ismiyle anılabilir ve bu sebeple ALF şiddete başvuran bir organizasyon olarak değerlendirilirse , o zaman şiddet her zaman yanlış mıdır? Yoksa  insan ve insan cinsinden olmayan hayvanlar adına yapılan savunma amaçlı şiddet barındıran eylemlerin meşru ve gerekli olduğu zamanlar da var mıdır? “Şiddet”e dair mantıklı bir tanımlama, bir bireyin ya da bir grubun bir diğer bireye ya da gruba karşı bedenlere fiziksel zarar vermeyi hatta ölümle sonuçlanan zararlar vermeyi amaçlayan kasti davranışları  olarak ortaya konulabilir.  “Kasıtlı” kelimesi önemli. Eğer birisi amaçlı bir şekilde, irade göstererek başka bir kişiye fiziksel zarar vermeyi istiyorsa, işte bu şiddettir, ama eğer bunu düşünmeden ya da hatayla yapıyorsa o zaman şiddet değildir. Eğer öfke dolu birisi kasıtlı olarak bir başka insanı silahla vuruyor ya da üzerinden arabasıyla geçiyorsa o kişi şiddet içeren bir eylemde bulunmuştur, ama eğer silah kazayla ateş almışsa ya da sürücü uykuya dalmışsa o zaman bir kaza veya ihmal söz konusudur (ancak ölüm, yaralanma ve kan akması gibi “şiddet barındıran” sonuçları olabilir). Fiziksel zarar vermeden de başkalarını incitmenin, yaralamanın veya istismar etmenin bir sürü yolu var, bu yüzden şiddet kavramı daha geniş bir tanımlama gerektiriyor olabilir. Şiddet fiziksel yaralanmalarla beraber kasıtlı psikolojik yaralamalar da içerebilir,  ev içinde yaşanan sözel istismarları bu noktada düşünebiliriz.

Sözle zarar verme bir insana fiziksel saldırıdan çok daha fazla zarar verebilir, ayrıca bir çeşit şiddet biçimi olarak meşru bir hâl alabilir. Bir insan ayrıca kasıtlı olarak onun adına zarar verme niyetiyle birisini yaralayabilir, şöhretini, mesleğini tehlikeye atabilir ama elbette burada “şiddet” sözcüğü söz konusu türden zararı tanımlamak için en uygun sözcük mü, tartışmaya açık. Eğer şiddet bir insan öznesine kasıtlı olarak fiziksel ya da psikolojik zarar vermeyi içeriyorsa o zaman aynı tanımı insan olmayan öznelere de eşit olarak uygulayabiliriz.

Peter Singer ,” acı çekmek söz konusu olduğunda, hayvanlar ve biz eşitiz” diyor. Şüphesiz, insanlar hayvanlara karşı insanı hasta edecek pratiklerle şiddet uygulayabilirler, uyguluyorlar; buna damgalama, diş çekme, gaga koparma, hadım etme, esir etme, dövme, tuzaklarla yakalama, tüfekle-silahla vurma, canlı canlı haşlama, yakma, kör etme, kimyasal maddelerle zehirleme, elektrik vererek öldürme, derisini yüzme veya vücudunu parçalara ayırma eylemleri de dahil, bunların her birisi hayvanlar canlıyken ve bilinci yerindeyken yapılıyor. Toplum insan cinsinden olmayan hayvanları da sentient (bilinç ve duyarlık sahibi) varlıklar, kasıtlı bir kötülükle travmatize edilebilen ve aynen insan cinsinden hayvanlar gibi acı çekebilen, sadece fiziksel değil psikolojik olarak da  acıyı yaşayabilen  kompleks hayat özneleri olarak tanımlayarak tür ayrımcısı önyargılarını bir kenara koyduğunda işte o zaman hayvanlara kasıtlı olarak artık hangi sebeplerle ise zarar verenlerin şiddet uygulayan caniler olduğunu söylemek mantıklı bir sonuç olur.

Şiddet terörizmle bağlantılı olduğundan- günümüzün en çok istismar edilen terimi- şu soruyu da sormamız gerekiyor: terörizm nedir? Bir hareket şiddete başvursa da terörist olmayabilir mi? ALF “terörist” bir organizasyon mudur yoksa terörist karşıtı bir direniş gücü müdür? Bu çatışmada hayvan endüstrileri ve onları savunan devlet mi yoksa gerçek teröristlerdir?

Şiddet ve terörizme dair geçerli tanımların insanların hayvanları maruz bıraktığı acıları da kapsaması gerekmez mi, oysa  sözcüğün genel olarak kullanılma biçimi hayvanlara yönelik bu barbarlığı görmezden gelirken böylesine şeytani bir kötülüğü protesto eden aktivistleri hedef alıyor. Eğer toplum şiddet ve terörizm hakkında tür ayrımcısı olmayan tanımlar kullansaydı, hem insan hem de insan cinsinden olmayan canlıları bir hayatın öznesi olarak kabul edip hürmet gösteren tanımlara başvursaydı, o  zaman terörizme karşı gösterilen tepkiler yaralanma veya hayat kaybını, çevre yıkımını önlemeye çalışan aktivistlerden kayarak endüstrilere ve kan akmasından, işkenceden ve yıkımdan para kazanan insanlara yönelecekti. “Eko-terörist” diye ortalığı yıkanlar aslında şiddet ve cinayetten en çok para kazananlardır, hayata karşı işledikleri suçları başkalarını suçlayarak gizlemeye çalışanlardır.

Peki Gandi, Martin Luther King, Jr., ve hayvan hakları hareketi içinde ve dışında ALF’i eleştirenleri kabul edip şiddet kavramını mal/mülk/eşya yıkımını da kapsayacak şekilde genişletsek ne olur? Kavram gene de mantıken tutarlı mıdır, yoksa tanımsal sınırları aşmış durumda mıyızdır? Bir insan nasıl olur da  hiçbir farkındalığı olmayan ya da acı hissetmeyen bir şeyi- mesela bir kamyonu, bir laboratuarı veya bir kürk çiftliğini- “incitebilir”, “yaralayabilir”, onu “istismar edebilir”? Bunu yapamaz- ancak saldırıda bir insan ya da başka bir hayvan dolaylı olarak bulunuyorsa, o ayrı elbette.

“Sabotaj şiddettir” diyenler şiddetin a-)eylemin kendisinde olduğunu ve b-)eylemin hedef insanlarda yarattığı etkide bulunduğunu söylüyor. Öncelikle, mal/mülk/eşya yıkımı eyleminde nesneler yakılır, kırılır, kullanılamaz hale getirilir. Öfke, agresyon, nefret ve düşmanlık hisleri baskındır, sükûnet, huzur, sevgi ve şefkat değil. Eğer bu şiddetse o zaman şiddet tanımını okyanusların, nehirlerin, otlakların, dağların, ormanların ve her türden ekosistemin şirketler tarafından yıkıma uğratılmasını da terörizm ve şiddet tanımına eklemeliyiz; çünkü bu varlıkların bütünlüğü ve huzuru bozulmuş durumda, sevgi sözcüğünün bu varlıkların maruz bırakıldığı yağmayla alâkası yok.

İkinci olarak; mal/mülk/eşyayı yıkarak aktivistler o metalara sahip olanlara ya da onda çıkarı olanlara bir çeşit zarar vermektedir; evleri, arabaları veya ofisleri zarar gören insanlar acı, endişe, korku ve travma yaşarlar. İşleri, çevreleri, kariyerleri mahvolabilir; psikolojik, duygusal, ekonomik ve profesyonel olarak ve akla gelebilecek diğer şekillerde zarar görebilirler. Bu tür bir akıl yürütmeden yola çıkarak mal/mülk/eşya yıkmanın şiddet olduğu sonucuna varılabilir. Eğer sabotaj şiddetse endüstrilerin endüstriyel kapitalizmin tür ayrımcısı Gulaglarında, fabrikalarında, ölüm tarlalarında/denizlerinde hayvanları maruz bıraktığı şeylerle karşılaştırıldığında bu şiddetin lafı bile edilemez.  Hayvan özgürlükçüleri haklı olarak  evlerin önünde yapılan gösteriler, özgürleştirmeler ve mal/mülk/eşya yıkımından dolayı kıyamet koparanların milyarlarca hayvanın her yıl gıda, moda, spor, eğlence ve bilim adına işkence görüp öldürülmesinin bariz şiddeti karşısında sessiz kalmasının ironik uyuşmazlığının altını çiziyorlar. Ahlâki öfkenin doğru bir perspektife sahip olması önemlidir.

Motivasyona ve eyleme dayanarak  eşyalara yönelik zarar verici kasıtlı eylemlerin vandalizm olduğunu söyleyebilir bazıları, ya da hırsızlık ya da tahrif etme de denebilir buna, ama şiddet denemez. Hayvan özgürlüğü bağlamında ise mal/mülk/eşya yıkımınına vandalizm denemez, vandalizmde net bir holiganizm ve  soylu bir etik mücadele eksikliği söz konusudur; hayvan özgürlüğünde mal/mülk/eşyalara zarar vermek haklı bir dava uğruna yıkım yapmaktır- ilkesel bir sabotaj eylemidir. ALF, amaçların araçları meşrulaştırdığına inanıyor; eğer mal/mülk/eşya yıkımı kötülükse,  o zaman  yok etmeyi ve ortadan kaldırmayı amaçladığı kötülüğe kıyasla  çok daha az oranda bir kötülüktür. Sert pasifizm kendi kendini mağlup eden bir pozisyondur. Paul Watson (kendisi mal/mülk/eşya yıkımının şiddet olduğu argümanını kabul eder) şöyle söylüyor;

“Şiddete başvurmamak aslında insanlara, hayvanlara ve çevreye yönelik şiddetin sürdürülmesine izin vermektir. Buradaki ikilem ise şu:  kendi adımıza şiddetten kaçınırsak, o zaman çoğu kez üstü kapalı olarak diğerlerine şiddet uygulanmasına izin vermiş oluruz, o zaman bu insanlar kendilerine direnç gösterilene dek meselelerini şiddetle çözmekte özgür olurlar. Bazen, etkili adımlar atılabilsin diye bir noktayı dramatize etmek adına şiddet içeren eylemlerde bulunmak gereklidir. Ancak bu tür bir şiddet asla yaşayan bir varlığa yöneltilmemelidir. Mal/mülk/eşyaya karşı EVET. Ama bir hayata karşı ASLA.”

Sabotajcıları “şiddet uyguladıkları” için kınayanlar onların “terörist” olduğu sonucuna ulaşıyorlar bir hamlede, bu arada iki terim arasındaki farkı anlamıyorlar, insanların meşru müdafaadan “adil bir savaş”a dek uzanan ahlâken meşru yollarda şiddete başvurabileceğini idrak edemiyorlar. “Terörizm”in geçerli bir tanımında ise en az 3 spesifik koşulun bulunması gerekiyor: 1-fiziksel şiddete kasti olarak başvurmak,2-masum insanlara karşı yöneltilmek, 3-bir bireyin, şirketin ya da devletin/hükümetin ideolojik, politik veya ekonomik koşulları için uygulanmak.

Kurbanın aklında korku(terör) yaratma amacı terörizmin gerekli bir koşulu olarak görülebilir; ama bir yanlışı ortaya koymak adına fiziksel hasar vermekten ayrı tutulmak için yeterli bir koşul değildir. Devlet terörünü görmezden gelmenin yanında, varolan tanımlardaki eksiklerden birisi de tür terörizmidir, tür terörizminde masum kurbanlar insanlar ve hayvan sömürü endüstrileri tarafından her yıl işkence görüp katledilen milyarlarca hayvandır. Aynen insan cinsinden hayvanlar gibi, insan cinsinden olmayan hayvanlar da terörizmin işkencesini, acısını ve travmasını yaşarlar; hayvanlar insan değildir;  ama bireydir.

Eğer mal/mülk/eşya yıkımı şiddetse bile bunun terörizm olduğunu söyleyemeyiz, çünkü haklı bir savaşta hayvanları kurtarmak adına malk/mülk/eşya yıkımı sıradan vatandaşlardan uzak durmakta ve sadece  hayvanları ve dünyayı sömüren endüstrilerin yöneticilerini vb. hedef almaktadır, ayrıca fiziksel olarak bu insanlara zarar dahi vermemektedir.

Başka bir geniş tanımı kullanırsak, “terörist” bir başkasının zihninde panik ya da korku hissi oluşmasına neden olan kişidir. SHAC, psikolojik harp veya “psikolojik terörizm” kullanan özgürlük askerlerinin net bir örneğidir. HLS’i yenmek için  SHAC üyeleri  ev gösterilerinden faks ve e-posta hatta telefon bombardımanına dek taciz ve cezalandırma taktiklerine başvuruyor, bunu yaparak HLS adına çalışan sorumlu yöneticiler ya da onların destekçi şirketlerine (muhasebe firmaları, hizmetli servisleri, yiyecek servisleri vd.)yönelik eziyetler yapıyorlar. Eğer “terörizm” tanımımız başkalarının zihinlerinde korku veya endişe yaratmaya yönelik bilinçli çabalarsa (terörizm için yeterli bir koşul) o zaman SHAC bir çeşit “terörist” bir organizasyondur- ama o zaman Vergi Tahsil Hizmetleri için de öyle denebilir. Aslında, toplum içsel olarak çelişkilere gömülü olduğu, birbiriyle rekabet eden amaçlar ve antagonistik bakış açıları arasındaki gerilimlerle dolup taştığı için, politik mücadele çoğu kez bir anlamda birilerine zarar verip  başkalarında korku yaratma eylemleriyle doludur.

İkilemler ve Dil Politikası

Zamanımızda politik konuşmalar ve yazılar çoğunlukla savunulamaz olanın savunulması üzerine kurulu.
George Orwell

Nesnelerin yok edilmesi eylemi eğer argümanın öne sürdüğü ilkeler en başından itibaren netse bir şiddet biçimi olarak görülebilir; ama bu ilkeler sağlam değiller, bu tanım insanı oldukça gri bir alana götürüyor; bu gri alanın potansiyel olarak oldukça sorunlu sonuçları vardır. Öncelikle, “şiddet” tanımını pencereleri, binaları, laboratuar ekipmanlarını ve nesneleri içerecek şekilde genişletmek  insanlara ve insan cinsinden olmayan hayvanlara yapılan şiddeti sıradanlaştırabilir, yaşayan varlıklarla yaşamayan varlıklar arasındaki kritik çizgiyi bulanıklaştırabilir. Bir minkin boynunu kırmakla bir kürk dükkânının camını kırmak arasında çok büyük bir fark vardır, ama toplumun değerleri ancak kürk dükkânının camları kırılıp da  legal bir eylem ve yoğun bir aşağılamaya lâyık bir suç olarak kınandığı zaman açık seçik olarak ortaya konmuş olur. İkinci olarak; devletin mal/mülk/eşya yıkımının “şiddet” olduğu şeklindeki argümanını kabul eden hayvan haklarını savunan insanlar farkında olmadan sabotajcıların ve özgürlük savaşçılarının “terörist” olarak şeytanlaştırılmasına ve böyle yaparak da FBI’ın hayvan hakları hareketi ve aktivistlerinin ALF’e destek verdikleri ya da ALF’e katıldıkları gerekçesiyle baskı altına almasına destek veriyor olabilirler.

Diyelim ki ALF mal/mülk/eşya yıkımının şiddet olduğunu kabul etti ve halka gerçekten de şiddet kullanan bir grup olduklarını ilan etti. Bu durumda halkın önyargısı (yani terörist oldukları yargısı) gene hatalı bir izlenimdir; çünkü politik bir grup şiddete başvursa bile politik amaçlarına ulaşmak adına masum insanları yaralayan, travmatize eden ya da  öldüren teröristlerin tanımına gene de uymamaktadır. ALF kontr-terörist olabilir, ama terörist olamaz. Ancak; bu tür ince noktalar, devletin, hayvan sömürüsü endüstrilerinin, medyanın propaganda makinelerinde kolayca kaybolup gidebilir. Nihayetinde ALF’in statüsü gene de “terörist” bir organizasyon olarak damgalanır, ALF eylemlerinden ya da ona “destek” vermekten hüküm giymiş ya da bu kuşkuyu yaratmış herkes için felaket boyutunda politik sonuçlar yaratabilir. Aynen 1980’lerde Latin  Amerikalı köylülerin hem toprak hem de adil ücret istediği zaman komünist olarak aşağılanması gibi günümüzde doğayı şirket saldırılarına karşı savunan aktivistlere de terörist deniyor.

ABD şirket-devlet kompleksinin, ahlâken kabul edilebilir bir örtü altında (“komünist tehdit”le savaşarak) gaddar bir diktatörlük, cuntalar, ölüm ekipleri aracılığıyla şiddeti ihraç etmesi gibi, şimdi de aktivistleri gözden düşürmek ve yönetici sınıfların terörist kapsamını savunmak adına “terörizm” söylemine başvuruyor. Geçmişteki Kızıl Korku toplumsal adalet hareketlerini işçi ve reform hareketlerinin vatansever bütünlüğüne dair kuşkular yaratarak zayıflattığı gibi; günümüzde şirket-devlet kompleksi ve onun medyası şimdi de Amerikan hayat tarzı denen fabl’a bir tehdit oluşturan hareketlere karşı savaşı meşrulaştırmak adına Yeşil Korku fablları üretiyor.

Hayvan özgürlüğü mücadelesini küçümseyenler, ALF’in birisini öldürmesinin ya da artık şiddet söylemine başlamasının an meselesi olduğunda ısrar ediyor. Bazı insanlar ALF’in çoktan birilerini yaraladığını ya da  öldürdüğünü öne sürüyor; ama bu insanlar ALF’i  Animal Rights Militia(ARM) ve The Justice Department gibi ultra-radikal İngiliz gruplarla karıştırıyorlar. Bir çok noktada ALF’le dayanışma halinde olsa bile, ARM, The Justice Department ve the Revolutionary Cells,  ALF’in şiddete başvurmama anlamında çok fazla muhafazakâr olduğunu hissediyor. Bu gruplar, ALF’in tersine hayvan sömürenlere karşı açık açık fiziksel şiddete başvuruyor, neden bazı insanların insan hayatının mutlak bir değeri olduğuna inandığını, özellikle de eğer  hayvanlara şiddet uygulayan birisi varsa neden insan hayatının mutlak bir değeri olduğunu anlamıyorlar. Nihayetinde bu şiddet yanlısı gruplar şirketlerin ürünlerini raflardan çekmesi için  sahte zehirleme taktiklerine başvuruyor. Sömürücüleri zehirli jiletlerle tutturulmuş bubi tuzaklı mektuplarla hedef alıyorlar.

Bombalar koyuyor, ölüm tehditleri yayınlıyorlar. ARM, The Justice Department ve the Revolutionary Cells gibi gruplar “herşey meşrudur” okulundan mezunlar, aktivistlerle endüstri arasındaki çelişkileri yeni kademelere taşımak istiyorlar.  Jiletli mektuplar, bomba tehditleri, kundaklamalar, tacizler, ölüm tehditleri ve fiziksel saldırılar hayvan sömürüsünü önlemenin ve sona erdirmenin etkili araçları olduğunu kanıtlamış durumda, bu yüzden mücadelenin en militan grupları tarafından kullanılmaya devam edecekler. Ancak ALF’le diğer grupları birbirinden kesin olarak ayırmak çok önemli, “radikal” bir hayvan hakları grubu tehdit ettiğinde ya da şiddete başvurduğunda ALF’in felsefesine uyarak hareket etmediğini aklımızda tutmalıyız. Gerçekten de bu durum devlet ya da hayvan sömürüsü endüstrisi tarafından hayvan özgürlüğü davasını karalamak için kolayca kullanılabilir.

Doğru, ALF sözcüleri ve destekçileri bazen hayvan sömürenlere karşı şiddet içeren duygular ifade edip, “gerekeni yapmak lâzım” veya “gereken her türlü şekilde hayvan özgürlüğü” gibi ifadelerle ALF’in şiddet içeren bir yönü olduğuna dair suçlamaların gerçekçiliğini artırabilir. Ancak hayvan ızdırabının büyüklüğü ve korkutuculuğunu düşününce, hayvan özgürlükçülerinin hissettiği haklı öfkeyi göz önüne alınca ALF’in özgürlük savaşında önemli bir baskı yarattığını söyleyebiliriz. Yaşayan varlıklara, hatta hayvanları sömürenlere dahi şiddet uygulamaya gelince, ALF araçların amacı meşrulaştırmadığına inanıyor, bu yüzden de insan muhaliflerine karşı fiziksel şiddeti de kınıyorlar.

Ölüm tehditleri ve yapay bombalar her ne kadar tehdit etmek  için etkili araçlar olsalar da ciddi psikolojik hasarlar yaratabilirler ve bu anlamda bu tür taktiklerin ALF’in şiddet içermeme prensipleriyle çeliştiği öne sürülebilir- bu arada bu eleştirileri yapanların hayvanlara yoğun fiziksel ve psikolojik acı veren hayvan istismarcılarının ahlâki yanlışlığını aklarken içine düştükleri saçmalığı da göz önüne almak gerekir. Bubi tuzaklı mektuplar gönderen the Justice Department, HLS sorumlularına beyzbol sopalarıyla saldıranlar bir insana fiziksel zarar vermeye odaklanmış kesin ve net şiddet içeren eylemlerdir; şiddete başvuranlar açısından durum iyi olabilir, ama nihayetinde ALF prensipleriyle çelişirler.

2002 yılı Nisan ayında ise bir ALF hücresi  Dünya Laboratuar Hayvanları haftası sebebiyle yeni Zelanda’dadaki 13 süpermarkete içinde amonyak ve hidrojen peroksit solüsyonu bulunan Pantene Pro V şampuanı yerleştirdi. Hücrenin yolladığı bildiride solüsyonun zararsız olduğu söylense de masum insanları politik bir amaç uğruna hedef aldığı  için bir terörist eylemi taklit etmiştir. Kundaklama laboratuarları ve araştırma tesislerini yıkmak için değerli bir silahtır, ama bir yandan da şiddet içermeyen doğrudan eylemler için sorunlu bir araçtır; çünkü yangın çıkarmak hem yıkıcıdır hem de önceden ne olacağı kestirilemez.

En önemlisi ise, kundaklama eylemleri halkta şiddet ve terörizm imajları yaratır, ALF’in inandırıcılığını da tehlikeye sokar. Bir çok hayvan hakları aktivisti için esas mesele illegal doğrudan eylemin savunulup savunulamayacağı değildir, bu tür taktikler arasındaki çizginin nerede çekileceğidir, bu açıdan bakanların bazıları çizgiyi kundaklama konusunda çekerler. Eğer kundakçılar kazayla  dikkatli bir araştırma sonucunda hedef binada bulunmadığı bilinmeyen bir insanı yaralamaz ya da öldürmezse bile, etrafta bulunan küçük hayvanlar yaralanabilir ya da  öldürülebilir. Ancak kundaklama eylemlerinde küçük hayvanların yaralandığını ya da öldürüldüğünü söylemek hiç mantıksızca değil, bu yüzden ALF’in şiddet barındırmayan karakterinin mutlaklık taşıyıp taşımadığı da sorgulanabilir.

Robin Webb bu problemi şöyle koyuyor ortaya: “bana göre, kundaklama “mal/mülk/eşyaya zarar verme” sınıfına girmiyor, tersine hayatı tehlikeye sokan eylemler kategorisine düşüyor. ALF hiçbir insanın hayatına zarar vermediği iddiasıyla övünüyor; ama kundaklama eylemleri kuşkusuz bir şekilde ister bir fare, sıçan ya da örümcek olsun hayata mal oluyor. Elbette hiç kimse her bir kuytu köşesini araştıramaz tavuk üretim çiftliklerinin ya da laboratuarların; küçük bir yaratığın varlığı bir insanın varlığı gibi değildir, bu hayvanlar yangın alarmlarından, ya da acil durum çıkışlarından bir şey anlamaz. Eğer birisi söz konusu eylem sırasında orada bir insanın bulunmamasına gösterdiği özeni örneğin örümceklerin de olmamasına da aynı şekilde göstermiyorsa o zaman sadece bir hayatı tehlikeye atmakla kalmıyordur, bu aynı anda pratik bir tür ayrımcılığıdır.” Görünüşe göre, ALF hem şiddet uygulamamak hem de kundaklamaya devam etmek istiyorsa o zaman bu ikilem karşısında sığınabileceği tek felsefi sığınak 1-asla kasıtlı olarak bir hayat öznesine şiddet uygulamamak veya 2- bütün canlıların haklarını savunduğu deontolojik (mutlak) bir konumdan sabotaj yoluyla maksimum hayvan hayatını kurtarmak adına olasılıkla hayvanlara ya da itfaiyecilere zarar vermeyi meşru gören faydalanmacı bakış açısına kaymaktır. ALF hiçbir canlıya zarar vermemek istiyor; ama hiçbir eylemin garantisi yok, ALF aktivistleri aynen bütün insanlar gibi, kaçınılmaz olarak , sırf varolarak, hayata zarar veriyorlar, (ayağımızın altındaki karınca gibi) ve böylece “şiddete başvurmama”nın ne olduğu sorusunu öne sürüp bunun ne dereceye kadar mümkün olduğunu düşünmeye itiyorlar hepimizi. 
Dr. Steve Best

(kitabın Giriş bölümünden devam..)

Çeviri: CemC