ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2011 Pazar

Lilith Noir - Yanlış Bir Öykü


Yanlış Bir Öykü
4 Aralık 2005

İnsanın doğadan kopuş süreci bir merdivenin basamakları gibi her çağda yeni bir destek ile güçlendirilmiştir. Ve ulaştığı nokta, sadece kendini ondan ayrı tutmak değil, ona hükmetmek halini almıştır. Yani olan şey bir bakış açısının “yitimi” ile durdurulamaz hale gelen bir “insan türü” iktidarının büyümesidir. Bu kaybedilen perspektif, insanın doğanın bir parçası olduğu, ona hükmetmek yerine onun içinde, onun bütünlüğüyle yaşaması düşüncesidir.

Böylesi bir kibirin ilk olarak tarım ile başladığı kabul edilebilir, yani toprağa hükmetmek ile…Doğanın sundukları ile yetinmek istemeyen insan; ondan istediği zaman, istediği miktarda, istediği çeşidi elde etmek için onu eğitme ve sömürme yoluna gitmiştir. Bu kaçınılmaz olarak, nüfus ve daha çok toprak anlamına gelir ki, sonucu yeryüzünde insanın işlemediği bir hektar kalmayıncaya dek, onun insanın hizmetine mecbur kılınmasıdır. Tarım için ormanlar yok edilir, su akışı değiştirilir, insan dışındaki diğer canlıların yaşam alanları tahrip edilir, kimyasallar ile zehirlenir toprak. Ve tüm bunlar sadece insanın aç kalmaması için değil, istediğinde istediği besine ulaşması lüksü için yapılmıştır. Sonuç olara tarım insan türünün ihtiyacı değil, doğaya hükmetme fantezisi ve üstünlük hissinin verdiği şımarıklığın bir sonucudur.

Tarım bir yandan –ve hala- süredursun; insan türünün çarpıcı üstünlük duygusunu körükleyen ve etkisi özellikle ortaçağda hissedilmiş diğer bir kavram çıkar karşımıza: Din. Bu kavram tek tanrılı inanışların yani yüce olana inanmanın çok ötesinde bir anlam ifade eder. Çünkü daha öylesi tek tanrılı inanışlar vardır ki, kendilerini ve diğer her şeyi oluşturan yüce “tekliğe” saygıları nedeniyle, kendi türleri dışındaki şeylere de zarar vermeyi reddederler. Sadece yeteri kadar olanı almayı, kardeşlerinden – hayvan ve bitkilerden- kendilerine sunulmuş bir hediye sayarlar. Yani dünyanın bütünlüğü tek bir yüce ruha atfedilmiş ve denge bu yolla korunmuştur.
Ancak kitapları ve peygamberleri olan dinleri incelediğimizde, doğada ki diğer şeylerin insana hizmet etmesi için yaratıldığı ibaresini görürüz. Dolayısıyla onları dilediğince kullanmak, Tanrı’nın insana verdiği doğal bir “hak”tır. Yani Tanrı’nın ürettiği şeylerin tapusu, insana devredilmiş; insan kendi türü nedeniyle doğuştan bir mirasa sahip olmuştur.

Homo Sapiens başta bu fikri çok beğendi. Çünkü din, kendi ülkesi içinde bir hiç olsa da, bir barınağı ve karnını doyuracak yiyeceği olmasa da, kendi türü tarafından sömürülen bir birey olsa da; bunları görmezden gelmesini sağlayacak bir üstünlük sunuyordu ona. Evet durumu içler acısıydı belki ama en azından bir insandı o, üstün olan türdü, tüm dünya onun için vardı.

Ancak daha sonraları din olgusu insanı sıkmaya başladı, söylemleri onu kısıtlıyor, istediklerini yapmasına engel oluyordu, insan Tanrı’yı tamamen değilse bile terk etti, yaşamında ki anlamını küçülttü.. Böylece Rönesans dönemine gelindiğinde, bu üstünlüğü destekleyen ve bunun yanında ona bir özgürlük alanı yaratan başka bir kavrama sarıldı: Hümanizm.

Kimi yazarlar hümanizm akımını açık bir dille yeni çağın dini olarak adlandırmışlardır. Hümanizmin birçok tanımı olagelse de asıl nokta, insana olan iyicil yaklaşımdır. İnsanı salt iyi olarak kabul eder ve ona gerekli özgürlük alanı tanınırsa ne de güzel şeyler yapabilecektir o. İdealizmden, sosyalizme kadar birçok ideolojinin temelinde hümanizmi görebiliriz. Çünkü insanı merkezine koyan ve onun iyiliği için çözümler arayan bir ideoloji elbette çok az bir çabayla insanlara kabul ettirilebilir. Marksizme baktığımızda dahi –sol insanlar için önemli bir umut ışığıydı- antroposentrik bir düşünce yapısı görürüz. İnsanın salt iyi bir varlık olduğunu idda etmese de; her şey insanların daha iyi ve eşit yaşaması içindir, doğa bir üretim aracıdır, üretim temel alınarak tüm sorunlar çözülebilir vs. vs. Milyonlarca ideoloji üretildi, düşünceler sistemler olup aktı; ancak sabit kalan insanın zapt edilemez ve karşı konulamaz üstünlüğüydü. Kısacası hiçbiri insanda dahil olmak üzere canlılığın yok oluşunu ve yaşamın kötüleşmesini durduramazdı, çünkü kullanılan gözlük aynıydı.

Yakın çağa geldiğimizde, ideolojileri bir kenara bırakıp –çünkü maddi açıdan yeterli derecede tatmin olmuyorduk düşünerek- ve Tanrıyı da çok önceleri terk etmiş olduğumuzdan teknolojiye sarıldık. Teknoloji olağanüstü derecede gözlerimizi kamaştıran bir olguydu. Çünkü bizler tür olarak üstün olmayı bırakın, küçük tanrıcıklar olmuştuk. Onun yarattığı şeyleri kendi ellerimizle yapabildiğimizi gördük. Üstelik “yaratmak” sınır tanımıyordu. Makineler icat edebiliyorken, tükenmek bilmeyen azmimizle bedenler yaratmaya başladık. İşte şimdi gerçek anlamda diğer canlılardan açık ara üstün olduğumuzu kanıtlamıştık. Şimdi tam bu noktadayız. Çılgınlık derecesinde üretiyoruz, üstelik çoğu zaman kullanmak için bile değil, sadece yaratmış olmak için…

Sistem kendisini kapatmaya yeltenecek tüm yönleri –kendisini yaratan bizler de dahil olmak üzere- bloke etmiş bir otomatizma artık.. İnsanlık yüzyıllar boyu süren çabaları sonucu, bu kez gerçekten kendisinden üstün bir şey yarattı. Ancak yine de evrenin bütünlüğü kadar mükemmel değil, çünkü o ölümü kabul etmez, öleni kendi içinde eritip, onu kendi bütünlüğüne dahil edip yeniden oluşturamaz, sadece hazır olanı kullanır. Dolayısıyla kendi sonunu getirmesi kaçınılmazdır. Son’u görmeye başladık bile. Sistemin içine alamadığı tüm ölenler, tüm bitenler, tüm atıklar, onu etrafından ve içinden sıkıştırıp çalışmasına engel oluyor. Bu içine canlıların dahil olduğu bir yıkımdır.

Ve bizleri bu yıkıma taşıyan, baştan beri saydığım olguların –dil, tarım, din, hümanizm, teknoloji- tümüne birden uygarlık diyoruz. Uygarlık yaptıkları bir yana, gördüklerini anlayamadığı ya da yanlış değerlendirdiği için; kısaca bakış açısı yanlış olduğu için kendi sonunu getiriyor. Yanlış bir öykünün son paragrafı yazılıyor…
Lilith Noir

Dr.Steve Best - Tohum Ekmek mi, Bomba Koymak mı?


Tohum Ekmek mi, Bomba Koymak mı?

Dr.Steve Best

Çok sayıda insan “değişim tohumlarını” ekmekten dolayı memnun, sabırla bu tohumların büyümesini bekliyor. Bu insanlar “herşeyin bir faydası var” diyenler, “ tek bir kişinin değişmesine katkım olursa bana düşeni yapmış olacağım” diyenler. Bir zamanlar moda olan kölelik karşıtı bir lider insanın ruhunu alt üst eden şu tür cümlelerle kulu kölesi olan müritlerine ilham veriyordu:” eğer bugün hiç bir şey yapmazsanız, en azından manav kısmındaki bir kişiyi vegan olmaya ikna edin”. Bu saçmalığın ve Stockholm sendromunun  gerçek derinliğini ve içselleştirilmesini anlamak için  Dr. Martin Luther King, Jr’ın kendisini takip edenlere şu sözleri söylediğini hayal edin:” bugün başka bir şey yapamazsanız bile, en azından en azından bir beyazla ırkçılık hakkında konuşun”. Aslında, King insanları kitlesel sivil itaatsizliğe çağırıyor ve “hapisaneleri şarkı söyleyen çocuklarla doldurmak” istiyordu. Bu cesaret, bu itimat ve bu cüret , günümüzün pasifize olmuş “politika” manzarasında kesinlikle bulunmuyor.

Tohum ekmek sonsuz bir değişim modeli getiriyor akla, ama dünyadaki bilim adamları  iklim değişikliği dünyayı alt üst etmeden, hayatı en iyi ihtimalle cehenneme çevirip en kötü ihtimalle imkânsız hâle dönüştürmeden önce çok sınırlı bir süremiz kaldığını söylüyor. Dünyanın Neo-Johhny ElmaTohumu, yok edilmiş her yağmur ormanı için bir ağaç dikecek, her gün Çin’de ortaya çıkan her bin adet etobur karşılığında en azından bir kişiyi vegan yapacak. Matematiğini siz yapın. Sonuç bizim lehimize değil.

İklim değişikliği, türlerin yok oluşu, aşırı nüfus artışı, avcı küresel kapitalizm, sosyal kriz, kitlesel sömürü, derin insan ihtiyaçları, kaynakların bir yandan azalması bir yandan da kaynaklar uğruna yapılan savaşların artması, demokrasi ve insan haklarının polis devletleri ve faşist kontrol sistemleriyle paralel olarak yok olması ve et üretiminde ( dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Çin ve Hindistan’daki hepçil talepler sebebiyle) yoğun artışın olduğu bir dünyada, küresel ve sistemik resim- inkâr balonlarında yaşayanların göremediği bir resim- insana ümit vermiyor, tam tersine bu resim öfke ve kızgınlığın ateşini yakmalı.

Görünen o ki; daha fazlasını yapmalıyız, çok daha fazlasını yapmalıyız, sadece eğitmekle kalmamalı hem gösteriler düzenlemeli hem de ajite etmeliyiz. Uluslaraşırı şirketlerin, IMF, ABD emperyalist devleti, askeri-endüstriyel öldürme kompleksi ve Dünya Ticaret Örgütü’nün gücüne eşit olup onu aşacak türden küresel direniş hareketleri kurmak zorundayız. Hem psikolojik kafa yapılarını  hem de sosyal kurumları radikal biçimde değiştirmek zorundayız; insanmerkezciliği sona erdirmek zorundayız, tür ayrımcılığını yok etmek zorundayız, hümanizmi aşmak zorundayız; hiyerarşik tahakküm sistemlerini alaşağı etmek zorundayız; ve artık durma noktasına gelene dek küresel kapitalizmin mekanizmasının dişlilerine çomak sokmak zorundayız.

Belki çıtayı çok yukarı çıkarıyoruz, ama çoğu insan çıtayı çok aşağılara koyuyor, öylesine aşağılara ki liberal bireyciliğin hataları üzerine kendimizi kandırıyor ve “zafer!” diye bağırmamıza sebep olacak denli mücadelenin içini boşaltan türden en patetik reformları ayakta alkışlıyoruz. Aslında insanların önümüzdeki meydan okumayla yüzleşecek bir kapasiteye sahip olduğuna kesinlikle eminim, geçen on bin yıl boyunca baskın kültürlerde rüzgarını estiren Tanatos’un ölümcül etkilerini alaşağı etmek için Eros’un güçlerini yaratabilecek bir potansiyelin var olduğunu biliyorum.

Ancak; küresel direniş, radikal özgürlük hareketleri ve ittifak politikaları elimizdeki son şans, ve tohum ekmek de Monsanto tarafından henüz patenti alınmamış ve genetiği değiştirilmemiş tohumlar bulabilsek bile bizim için elimizdeki stratejiyi kaybetmekten başka bir anlam taşımıyor. Bu sabır dolu bekleyip ümit et yaklaşımı Seneca, Sokrates veya Buda zamanında olsaydık bir asalet havasına veya göz alıcılığa sahip olabilirdi. Ama toplumsal çöküş ve biyolojik dağılmanın yaşandığı 21. yy’da bu olamaz, bilim adamlarının birkaç yıl sonra elimizdeki fırsatlardan istifade etmezsek önlenmesi imkânsız olacak bir yıkımla bizi uyardığı bir ekolojik döneminde bu olamaz.

Bu yüzden ben tohum ekmek yerine bomba yerleştirmeyi öneriyorum. Öfke, farkındalık, direniş ve değişimin patlayıcı güçlerinin fitilini ateşlemeli, tetiğini çekmeliyiz, yoksa hepimiz her insan (homo) atamızın yaşadığı o aynı yokoluş yolundan aşağı doğru gideceğiz, giderken de hayatın çoğunu ve her ekosistemi bizimle beraber yok edeceğiz.

1960’lı yıllarda Malcolm  X o koşullardaki  seçimi “kurşunlar veya seçim sandığı” şeklinde özetlemişti. Elli yıldan fazla bir süre sonra akla gelebilecek her düzeyde karşı karşıya bulunduğumuz felaket gene benzer kritik seçimler yapmak zorunda olduğumuzu haber veriyor bize, artık çok daha acil bir durum söz konusu:izleyip bekleyecek miyiz, yoksa harekete geçip saldıracak mıyız; sakin sakin oturup duracak mıyız yoksa savaş için hazırlanacak mıyız; boş boş zaman mı öldüreceğiz yoksa sömürülmüş, hoşnutsuz insanlardan oluşan ordularla bir mi olacağız; tohum mu ekeceğiz, yoksa bomba mı yerleştireceğiz?

Bu sorunun cevabını Gandi ve Martin Luther King, Jr’da, medya manipülasyoncularında ya da uzmanlarında, etrafımızdaki seslerin koşullanmış korku dolu tepkilerinde bulamayız, bu sorunun cevabı krizlerin nesnel koşullarında, hayvanların can acısında ve dünyanın ızdırabında bulunabilir ancak.

Çeviri: CemCB

Yapı Malzemesi İncelemesi - Saman Balyası


Doğal Bir Yapı Malzemesi: Saman Balyası
26 Nisan 2009
Yaşam biçimimizle var olan malum ideolojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan  adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.

Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesi ve dönüşümü” geliyor.

Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:

“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?“

Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.

Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:

Saman Balyası
Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.

Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…


Tarihi

Aslında samanın yapı malzemesi olarak kullanılması çok eskilere dayanıyor. Erihada bulunan M.Ö. 8300′e tarihlenen yerleşimin tuğla kalıntılarında saman örneklerine rastlanmış. Fakat kimi antropologlar samanın 40 000 yıldan beri yapı malzemesi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.

Saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımı ise, paketleme makinesinin bulunmasıyla 1890 yıllarında Nebraska‘da beyaz göçmenlerin malzeme siparişleri gelene kadar geçici olarak inşa ettikleri yığma saman balyası evlere dayanır. Yığma sisteme Nebraska stili denmesinin sebebi de budur. Bugün hala Nebraska’da saman balyasıyla konutlar, kiliseler, çiftlik evleri, okullar, ofisler inşa edilmektedir.

Dünyada saman balyası

Günümüzde, dünyanın dört bir yanında kırsal çevrelerde saman balyasına olan ilgi, hem ekonomik hem de ekolojik sebeblerden ötürü hızla artıyor. Firmalar arasında, ısı ve ses yalıtımını çok iyi sağladığı ve ucuz bir malzeme olduğu için kullanımı hızla yaygınlaşıyor ve müşterinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konforu da sağlayabiliyorlar. Ayrıca dünyanın bir çok yerinde ekolojik yaşamı benimsemiş bir çok köy ya da topluluk, barınma ihtiyaçlarını bu malzeme ile kolaylıkla giderebiliyor. Duvarlar kolaylıkla onarılabiliyor. Hiç bir alet gerektirmeden, ustası olmayan biri tarafından bile kolaylıklıka inşa edilebilmesinin yanında esnekliğinden ötürü yaratıcılığa da teşvik ediyor.

Oldukça eğlenceli bir uğraş olan saman balyasından ev yapımı hakkında yurt dışında her yaştan insanın katıldığı onlarca atölye açılıyor. Saman balyasından evlerle ilgili çeşitli topluluklar kurulup, tanıtımı ve yaygınlaşması için çaba gösteriliyor. Şu adreste saman balyasından evlerin ülkelere göre ayrılmış listesini görebilirsiniz.

Konuyla ilgili bir çok kitap mevcut. NaturalHomes ve GreenHomeBuilding sitelerinin derlemiş oldukları konuyla ilgili kitapları inceleyebilirsiniz. Ne yazık ki bu konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir kitap bulunmuyor.

Türkiyede ise saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımına dair girişim yok denecek kadar az. Türkiye gibi bir coğrafya için oldukça şaşırtıcı bir durum. Betonlaşma, kırsal alanın hem ekonomik hem de ekolojik açıdan giderek yoksullaşmasına neden olurken, Anadolunun bir çok bölgesinde fazlasıyla ulaşılabilir olan bu malzemeye karşı ilgisizliğimiz bir şekilde sürüyor.

Yine de, kırsal çevre için umut verici olan bu malzeme ile ilgili çalışmalar ve uygulanmış örnekler ülkemizde nihayet son 10 yılda görülmeye başlandı. 90′lı yılların sonuna doğru Türkiyenin bilinen ilk deneysel ekolojik yerleşimi olan, fakat bir süre sonra dağılan “Hocamköy” projesinde saman balyasından evler yapılmıştı. Bu deneyim ile ilgili şurada detaylı bir makale var. 2006 yılında ise Buğday Derneği, Beykoz Cumhuriyet Köyünde, “saman balyasından ev” atölye çalışması ve seminerleri düzenledi. Gönüllü 20 kişinin katılımıyla bir ev inşa ettiler. Rastladığım son örnek de İmece evi‘nin “saman evi”. Evin fotoğraflarını ve ekolojikev ile yapmış oldukları söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Türkiyede saman balyasına ilişkin deneyimler ne yazık ki bunlarla sınırlı. Ama yine de yeşil düşüncenin henüz yaygınlaşmaya başladığı şu dönemlerde bu malzemenin gerektiği ilgiye kavuşacağına şüphem yok.

Artıları eksileri

Peki yapılarda saman balyası kullanımının artıları eksileri nelerdir? bunlardan söz etmek istiyorum.

+ Harika bir yalıtım malzemesidir.
Saman, diğer yalıtım malzemelerine oranla 3 kat daha iyi yalıtım sağlayabiliyor. Isıtma ve soğutma maliyetinde %75′ oranında tasarruf edilebiliyor . Ayrıca ses yalıtımını da çok iyi sağlayan bir malzeme. Şuradan yalıtımla ilgili detaylı verilere ulaşabilirsiniz.

+ Çevreye zarar vermez.
Çimento, tuğla gibi malzemelerin üretimi ve nakliyatı yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Fakat saman, güneş enerjisi ile oluşan, her yıl elde edilebilen sürdürülebilir bir malzemedir. Tahıl üretimi yapılan her yerden kolaylıkla temin edilebilir, balyalanması için düşük enerjiye ihtiyaç duyar. Çevreye karşı hiç bir zararı yoktur, yapılar yıkıldığında toprağa karışır. Hatta kompost olarak kullanılabilir. Üstelik saman balyasının yapı malzemesi olarak değerlendirilmesi, gereksiz görülen samanların yakılmasıyla oluşan gaz salınımını hafifletir.

+ Sağlıklı bir malzemedir.
Doğal bir malzeme olduğundan zehirli maddeler içermez. Ayrıca saman balyası evler nefes alabilen yapılardır. İçerideki hava kalitesi bu yüzden daha yüksek olur.

+ Ekonomiktir.
Saman balyası ile yapılan evlerin maliyeti çok düşüktür. Isı izolasyonu sağladığı için, uzun vadede  ısınma maliyetini de düşürür. İmece evi balyaların 1TL’ye bile bulunabileceğinden söz ediyor.

+ Hem kolay hem de eğlencelidir.
Saman balyası ile yapı inşa etmek için usta olmanıza gerek yoktur. Esnekliği ve kolaylığı, çevremizi kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlama imkanı verir. Yapı süreci, el becerimize ve yaratıcılığımıza hitap eden ayrıntılar içerir.

Eksiler ise şunlar:

- İyi sıvanmadığında sudan etkilenme riski var.
Saman balyası sudan etkilenebilen bir malzemedir. Yapıda kullanılacak malzemenin sudan korunması gerekir. Fakat yapının çatı sistemi ve sıvası iyi ise sudan asla etkilenmez. Su konusu ile ilgili şurada detaylı bir makale var.

Sorular

Bunlar dışında strawbale.com konuyla ilgili sıkça sorulan soruları listelemiş. Benim gözüme çarpan başlıklar yangın riski ve böcek sorunu.

Bir telefon defterini yakamayacağımız gibi sıkıştırılmış samanın da alev alması zor olduğu ve yangına karşı direnci olduğu söyleniyor. Böcek konusu ise aslında sıvama ile alakalı. Doğru yapıldığı takdirde böceklerin evinizi yeme riski yok. Sıvada kerpiç kullanılacaksa karışıma böcek kovucu etkisi olan bitkiler karıştırılarak evler böceklerden korunabiliyor.

Yapı teknikleri
Saman balyası ile çok farklı yapılar inşa edilebilir fakat, Saman balyasının taşıyıcı ya da duvar görevi görmesi bakımından iki farklı kategoride incelenebilir.

Yığma sistemi

Temel oluşturulduktan sonra balyaların üst üste konmasıyla duvarlar oluşturulur. Bunlar daha sonra gergi telleriyle ya da diğer yöntemlerle sıkıştırılıp çatının yükü gelmeden önce sağlamlaştırılır. Bu sistem daha ekonomiktir. Ancak pencere açıklıkları çok geniş olmamalıdır ve ikiden fazla kat tavsiye edilmez.

Karkas sistemi
Karkas sistemde ise saman balyaları taşıyıcı olarak değil sadece duvar malzemesi olarak kullanılır. Önce taşıyıcılar, yani ahşap, taş, tuğla gibi malzemelerle karkas yapılır; daha sonra saman balyasıyla duvarlar doldurulur. Burada dikkat edilecek hususlar detaylardır. Pencerelerde, kapılarda ve birleşim yerlerinde delik olmaması gerekir. Malzeme ve işçiliğin artmasından dolayı daha pahalıdır ancak yüksek binalar yapılabilir ve geniş açıklıklar geçilebilir.

Uygulanmış  güzel bir örnek








Yukarıdaki ev ile daha fazla detaya simondale.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca NaturalHomes adlı sitenin hazırladığı harita ile dünyada uygulanmış diğer örneklere göz atabilirsiniz.

İnceleyeceğim bir sonraki yapı malzemesi, saman balyasıyla birlikte harika bir uyuma sahip olan kerpiç olacak…


Jeff Vail - Köksap Nedir?


Bir Mezra Ekonomisi Tasarlamak
15 Nisan 2009
Jeff Vail – Köksap Nedir?

Sürdürülebilirliğin Topolojisi ve Başarılmış Ontogenez

Bu yazının hedefi, hiyerarşiye karşı negatif geri besleme sağlayan, çevresel sürdürülebilirliği garanti eden, ve insan ontogeneziyle uygunluğunu en yüksek seviyeye çıkaran köksap yapısına dayanan yeni bir ekonomi kurmak için somut bir taslak çıkarmaktır. İlk önce probleme olan yaklaşımımı ana hatlarıyla anlatacağım, sonrasında ise tarihsel bir örneği ele alacağım-Tuscan tepe kentlerinin kafes ağının kendi eşsiz şartlarına hitap eden bir topolojiyi nasıl yarattığına değineceğim-,daha sonra modern bir köksap ekonomisinin en ideal kuramsal topolojisini çözümleyeceğim, ve son olarak yeni bir mezra ekonomisinin bilinçli tasarımı ve kurulumu için bir takım gerçekçi kaygıları tartışacağım.

Bölüm 1: Yöntembilim

Bu yazı köksapın kuramsal yapısını ele almayı, ve gerçekçi bir ekonominin bu model üzerine nasıl kurulabileceğini ayrıntılarıyla anlatmayı amaçlar. Köksap, kısaca, kendi kendine yeten fakat birbirini etkileyen düğümlerin hiyerarşik olmayan bir ağı olarak tanımlanır. Bir mezra-ekonomisi kapsamı içerisinde, kendi kendine yeterlilik eşiğini tanımlamak en önemli kuramsal adımdır. Her bireyin tümüyle kendi kendine yeterli olmasını önermek gerçekçi olmayacaktır-her bireyin tümüyle kendi kendine yeterli olması mümkün olsa da, hiyerarşinin gelişmesini önlemek için gerekli esneklikten yoksun olacağı gibi, kabul edilemez biçimde düşük bir yaşam standardıyla sonuçlanaktır. Bu, er geç bir çeşit feodal hiyerarşiğe doğru yönelecek ekonomik yapıya dahil olan kontrol edilemez bağımlılıklar yaratacağından, kendi kendine yeterlilik eşiğini çok yukarıya yerleştirmek aynı derecede gerçekçi olmayacaktır. Bu eşiğin tam yeri değişebilir, fakat en düşük seviyede olmak zorundadır. Bu şartlar altında, şu şekilde olabilir:

Emeği yerine getirme bilgisini bölmeden iş bölümünü kolaylaştırın. Bu, potansiyel yaşam standardını, hiyerarşi ve sömürüye götürebilecek şekilde bir başkasının bilgisine bağımlılık yaratmadan, bireyleştirilmiş kendi kendine yeterliliğin üzerine çıkarmaya izin verir.
Yeterli sistemik şoku soğurmak için uygun fazlalık sağlayın. Örneğin, eğer kendi kendine yeterlilik iki kişilik bir grup seviyesine yerleştirilirse, bir kişiyi güçsüz duruma sokacak bir şok karşısında diğer kişi tüm şoku soğurmak zorundadır. Benzer şekilde, bu ekonomik model kısmen bahçecilik üretim tarzına dayandırılacağı için, havanın, hastalığın, vs. sebep olduğu belirli mahsul veya kaynak üretim süreçlerinin başarısızlığını soğurabileceği yeterli çeşitliliğe sahip olmak zorundadır.
Bu örnekte, kendi kendine yeterlilik eşiğini aile grubu seviyesine yerleştirdim. Bu eşik, akrabalık yönündeki biyolojik insan eğilimlerini destekler, ve aşağı yukarı 10-40 kişi, veya yaklaşık 4 genişletilmiş çekirdek aile biriminden meydana gelen temel bir köksap düğümü yaratır.

Bu model için üretim tarzı, yaşam standardını en yükseğe çıkarmak için (permakültür, fukuoka, ve orman-bahçe kavramına dayandırılmış) oldukça çeşitli bir bahçecilik sistemine verilen öneme sahip olan, ve hem avlanmanın hem de toplayıcılığın sistemik şokları soğurucu görevi gördüğü önemli bir yedek gücün (coğrafi uzam ve bilgi) devamlı sağlandığı bahçeciliğin, toplayıcılığın ve avcılığın melezidir.

Son olarak, her düğümün kendisi için asgari seviyede kendi kendine yeterlilik sağlamasına ek olarak, kendi başlarına oluşturabileceklerinden daha yüksek yaşam standartlarını oluşturacak tarzda ekonomik etkileşim düzenlemek için köksapın iletişim ve bilgi işlem yeteneğine, ayrıca diğer düğümlerle ekonomik etkileşimi kolaylaştırmak için bir veya daha fazla uzmanlaşmış ürün ürettiği, uzmanlaşma ve uzmanlık üretimi konusuna da hitap etmelidir.

Bu kafesli ekonomik etkileşim köksap yapısını bir arada tutan bir yapıştırıcıdır. Eninde sonunda hiyerarşinin saşdırılarına karşı en güçlü savunma görevini görür-tek bir düğüm genişleyen hiyerarşiye karşı muhtemelen dayanamaz, fakat düğümleri iyi bağlı bir köksap toplumu buna dayanabilir.

Bölüm 2: Tuscan Tepe Kentinden Topoloji Dersleri

Bu düğüm ve kafes tartışmasının tümü oldukça kuramsaldır-”gerçek dünyada” esasen nasıl şekil alacağını tasarlamak zor olabilir. Bu nedenle, bu kavramların çoğunu izah eden günümüze kadar ulaşmış tarihsel bir örnek işimize yarayabilir. Tuscan tepesi kentleri dikkate değer bir örnektir-elbette kusursuz bir köksap örneği değiller, ancak nispeten kendi kendine yeterli bir çok düğümden meydana gelen bir ağ ekonomik topolojisi için iyi bir örnek teşkil ederler. Tüm yerel coğrafyalarda olduğu gibi, kendi şartlarının eşsiz bir ürünüdürler: engebeli ormanlar ve tepelerle kesilmiş verimli araziler, Akdeniz iklimi, küçük çiftliklerin geçmişe ait dokusu, ve İtalya kent-devletlerinin bir çok sosyal, ekonomik, ve teknik yeniliklerine yol açmış dış güçlerce sağlanan hükümlerin bozunması. Benim gözdem, aşağıda tasvir edilmiş nispeten küçük ve önemsiz bir tepe kenti olan Lucignano’dur. Bu kenti, bu tartışma için örnek bir tepe-kent olarak kullanacağım, bu yüzden kente aşina olmak için bir an durun ve tasviri inceleyin:



Şekil 1: Lucignano haritası. Evlerin savunmaya yönelik dizilimine ve küçük tarlaların gelişi güzel dağılımına dikkat edin.



Şekil 2: Lucignano’nun çizilmiş bir eskizi…hem harita hem de eskiz kenti modern halinde tasvir ediyor. Söyleyebileceğim kadarıyla birkaç yüzyıldır değişmedi.



Şekil 3: Mayıs 2002′de bir hafta kaldığım Roftezza Medicea’dan (ilk haritaya bakın) çektiğim bir Lucignano fotoğrafı.

Bu kısa Lucignano sanal-turundan hoşlandığınıza inanıyorum…

Floransa, Siena, ve İtalya’daki diğer rönesans kent-devletleri arasındaki sürekli savaşların klasik İtalya tepe kentleri mimarisi üzerindeki etkisini fark etmek ilginçtir. Bu tarz içe-bakan, savunmaya yönelik bir duruş, tasarlanmış bir gelecekte gerekli midir? Pasif solar olanaklarına yönelik daha açık bir tasarım uygun olabilir mi? Ne büyüklükte yerleşkeler gereklidir-küçük aile çiftlik evi kümeleri, rahatlığa veya savunmaya yönelmiş ailelerin mezra grupları, veya yerel uzmanlık ürünleri üreten ticaret veya zanaat-sınai köyleri mi? Lucignano koşullarında, bir çok ya da çoğu çiftçi savunma duvarları içerisinde yaşadı ve her gün yürüyerek tarlalarına gittiler.

Ek olarak,-(bin kişinin üzerindeki bir tepe kenti seviyesinde yerleştirilmiş) yüksek seviyedeki kendi kendine yeterlilik eşiğinden kaynaklanan-hiyerarşi derecesi kesinlikle ideal değildi. İklim, kaynaklar, savunma gereksinimi seviyesi, vs. nedeniyle kendine has mimari ve ekonomik yapı değişiklik gösterecektir, fakat tepe kentlerinin temel ağ yapısı öğretici kalır: Tuscan haritasına sık olarak yayılan yüzlerce tepe kenti güçlü ve esnek bir yerelleştirilmiş ekonomik etkileşim ağı oluşturdu. Bugün, bu aynı bölge, büyük ölçüde hiyerarşik ve endüstriyel toplum içerisinde var olmasına karşın, modelimizin hedefi olan sürdürülebilir, “başarılmış ontogenez” ekonomisi türünün yeniden dirilişini gösteriyor. “Yavaş Besin” hareketi bu bölgenin çok daha ünlü tepe kentlerinden biri olan Greve-in-Chianti’nin belediye başkanı tarafından başlatıldı ve şu anda tüm dünyaya yayılıyor. Son olarak, ve belki de en önemlisi, Tuscan tepe kenti nihayetinde bu tarz bir köksap ekonomisiyle kazanılabilen “iyi yaşamın” önemli bir sembolüdür-modern kültürümüz içerisinde dahi arzu edilir, kolayca anlaşılabilir, ve “taş devrine dönüşü” değil hemen hemen evrensel olarak modernite deneyimlerine tercih edilen pozitif bir “bir göz geçmişte ileriye ilerlemek” vizyonu sağlar. Bu, beğendirilmesi böylesine zor bir kuramsal kavram olduğundan, iyi bilenen bir örnekle anlatılması çok önemlidir. Elbette başka örnekler de var, fakat Batı kültürü içerisinde, bu örnek en büyük yükü taşıyabilir.

Bölüm 3: Köksapın İdeal Topolojisi ve Mezra Ekonomisi

Bir köksap yapısının ideal topolojisini kelimelerle açıklamayı denemekten ziyade, bu yapıyı aşağıdaki grafiklerle daha etkin bir şekilde örneklemeye çalışacağım:



Şekil 4: Yukarıdaki örnek tek bir köksap düğümü için kuramsal olarak en ideal topolojidir, burada bir aile kümesini temsil etmektedir. Genişletilmiş aile grubu içerisindeki bağlanabilirliği temsil eden yakın ve güçlü bağlantılar düğüm içerisinde var olurlar. Dış bağlar farklı olarak gevşek ve zayıf bağlantılar, yerel mezra ile yakın bağlantılar, mezralar arasındaki bağları ve de zayıf ve uzak bağlantıların kapsamlı bağlanabilirlik etkinliğini fazlasıyla arttırdığı “küçük dünyaları” yaratan uzak bağlantılardır. Yeşil bölge, besin açısından asgari seviyede kendi kendine yeterlilik elde etmek için düğüm tarafından ihtiyaç duyulan coğrafi alanı gösterir.



Şekil 5: Yukarıdaki örnek bir mezra, veya aile düğüm kümesini gösterir. 4:4:4 şeklindeki gruplaşma sabit değildir, daha ziyade sadece esnek bir yapıyı aktarmak için uygun bir yoldur. Mezra içerisinde yakın ve güçlü bağlantılar vardır, ve farklı olarak gevşek ve zayıf bağlantılar dışarıya uzanır. Bireysel düğümlerde görüldüğü gibi aynı “küçük dünyalar” kuramını fraktal bir tarzda tekrarlarlar. Daha büyük, açık renkli yeşil bölge, özel olmayan kullanımları için mezra tarafından “emaneten” kontrol edilen, fakat bahçecilik projelerinin yetersiz kalabileceği durumlarda bir yedek stok olarak kullanım için uygun olan “yaban hayat, avlanma, ve toplayıcılık”, veya permakültürün “Zon 5″ bölgesi için gerekli coğrafi alanı temsil eder.



Şekil 6: Yukarıdaki örnek köksap düğüm kümelerinin oluşturduğu daha geniş bir kafes yapısı düzenini gösterir. Kuramsal bir dağılımı ifade eder, ve hiçbir “süper-mezra”, kent, veya köy olmadığını gösterir-yapı mezra seviyesinde “düzdür”, çünkü daha yüksek düzende bir yerleşkeye doğru herhangi bir büyüme hiyerarşiye kapı açacaktır. Aksine, bir sonraki örnekte gösterildiği gibi, daha karmaşık olarak düzenlenen işlevler geçici gruplaşmalarla kolaylaştırılırlar.



Şekil 7: Yukarıdaki örnek, süreksiz bağlantıların, panayırların, festivallerin vs., kafesin kapsamlı iletişim ve bilgi işlem kapasitesi etkinliğini büyük ölçüde arttıran uzak-mesafeli, zayıf bağlanabilirliğe etkisini gösterir. Daha uzak düğümler ara sıra meydana gelen bu olaylarla (mavi, kırmızı veya mor renkli kesikli çizgilerle gösterilmiştir) bağlantıya sokuldukları için, bilgi veya değiş tokuşların daha uzak mesafelere yayılmaları için taşınmak zorunda oldukları düğüm sayısı fazlasıyla azaltılır. (bir komşudan diğer komşuya taşıma için 8 adıma ihtiyaç duyulacak bir mesafenin yalnızca iki adımla aşıldığı siyah çizgiyle gösterilmiştir.) Daha geniş, daha zayıf, ve geçici olan bu ağlar, hiyerarşiyi kolaylaştırmadan daha karmaşık aktivite ve daha uzmanlaşmış ekonomik değiş tokuşu kolaylaştırırlar. Örneğin, 50 düğümden aslında yalnızca biri keçi beslemesine veya bira üretmesine rağmen, tüm 50 düğüm mevsimsel panayırlar, geçici pazarlar, vs. ile bu ürünlere kolayca erişebileceklerdir. Teoride, “düz” bir köksap kafesinin bu tarz geçici gruplaşmalarla idare edilebilen teknolojik veya endüstriyel karmaşıklık için hiçbir sınır yoktur. Bu biçim, daha karmaşık projelerin (savunma, metal veya cam işçiliği gibi oldukça uzmanlaşmış mallar, sosyal zenginlik) hiyerarşinin yaratılmasında bir katalizör görevi görmesini engeller.



Şekil 8: Düzenli geometrik kafes yapısı, gerçekte, araziyi, iklimi, kaynak dağılımını, vs. kapsayacak şekilde doğal coğrafya üzerine yayılmış olmak zorundadır-basit bir topografik harita üzerinde yukarıda gösterildiği gibi. Şekil 6′da örneklendirilen kuramsal ve geometrik olarak simetrik kafes daha kolay ön kavramsallaştırma sağlarken, bu şekilde örneklendirilen kafes daha gerçekçidir. Aslında, çeşitli farklı “kavramsal araziler” her biri eş zamanlı olarak gerçek jeo-uzamsal kafes yapısına etkileyecektir. Örneğin, fiziki arazi, seyahet zorluğu, kaynakların belirli noktalarda yoğunlaşması, su elde edilebilmesi, toprak zenginliği, vs. hepsi yerleşimde etkili olacaktır.

Bölüm 4: Gerçeklik, ve Mezra Ekonomisinin Yaşama Geçirilmesi

Bu kavramsal “mezra-ekonomisinin” gerçek dünyada yaşama geçirilmesi, mevcut kurulu düzenlemenin üstesinden gelerek ve tepeden aşağıya bir hiyerarşinin olmadığı bu fraktal modelin koordinasyonunu ve standardizasyonunu başararak esnekliği garanti eden çabalara gerek duyar.

Köksap kafes, fikirde, harikadır. Ancak, yeterli esneklik göstermezse, yalnızca ilk büyük sistemik şoka kadar dayanacaktır-ve hava durumundan, savaştan, teknolojiden, kıtlıktan, hastalıktan, vs. kaynaklanan sistemik şoklar her zaman insanlık üzerinde bir etkiye sahip olmuştur ve her zaman insanlığı etkilemeye devam edecektir. Mezra-ekonomisi kaynak işlemede planlanmış fazlalık kadar, uzun zamanlı bir anlayışa sahip kaynak işleme tekniklerini kullanarak esnekliği besler. Örneğin, orman bahçe kavramı aydınlatıcıdır: tüm bahçecilik ve tarımsal projeler yıllık getirilerinde değişiklik gösterir, bir orman bahçe projesinde bir yılın başarısızlığı gelecek yıllarda başarısızlık üretmez. Bir orman bahçe ile büyük miktarlarda kaynak depolanır ve diğer bölgelerdeki açıkları telafi etmek için uygundur. Benzer şekilde, bahçeciliğin iyi ürün elde edilen yıllarında yalnızca asgari düzeyde kullanılan toplayıcılık ve avlanmadaki yedek kapasitenin sürdürülmesi, bahçeciliğin kötü bir şekilde ürün verdiği yıllar için bir güvenlik sağlar. Bu yerleşik fazlalık, bahçeciliğin kötü ürün verdiği yıllarda bahçeciliğin uygulanabilirliğini-arttırılmış yaşam standardına olan normal faydalarıyla birlikte-sürdürmek için çok önemlidir.

Bu türde bir mezra-ekonomisinin yaşama geçirilmesi, çoğu durumda, mevcut bir iskân düzenine-sürdürülebilir olmayan, hiyerarşik, ve insan ontogeniz ile uyumlu olmayan bir iskân düzenlemesi-adaptasyon sağlamayı gerektireceğinin farkında olmak ayrıca önemlidir. Bu, kuramsal yapının mevcut hiyerarşik alt yapı (kentler ve otoyollar gibi) tarafından etkilenmiş olabilmesi bakımından yapaylık ortaya koyar. Belki de bunu atlatmanın en iyi yolu varolan kırsal alanlarda bir mezra ekonomisinin “tohumlarını ekmeye” başlamak, ve daha sonra yaşanmaz olduklarında önceki kentler ve şehirlere yayılmaktır.

Son olarak, bu yapısal modeli uygulama konusuna tepeden-aşağı, hiyerarşik araçlardan yararlanmadan değinmek önemlidir. Bu çabadaki en önemli araç bu modeli uyarlamanın arkasındaki mantığı açıklamak ve doğrulamak için açık-kaynak tartışmaların kullanımı olacaktır-ümit ediyorum ki, bu yazıda olduğu gibi. Bir diğer araç ise geleneksel söylence aracının kullanımı-muhtemelen yenilenmiş bir biçimde-olacaktır. Bu temel yapıdan ayrılmanın gizli tehlikelerini anlatan hikayeler, ana ilkeleri bozulmadan tutmaya yardım edecektir. Nihayet, ve bence en önemlisi, bu kuramsal yapının başarısı, öncü uygulayıcılar tarafından bu yapının diğer yapılardan daha iyi bir yaşam standardı sağladığının kanıtlamasına bağlı olacaktır. Eğer ortalama bir Amerikalı basmakalıp bir Tuscan köyünde “iyi bir yaşam” sürebilirse, ve bu yaşam tarzına nasıl sahip OLABİLECEKLERİ de gösterilirse, insanlar gerçekten bu yapı etrafında toplanacaklardır. Eninde sonunda, bu, POZİTİF bir gelecek öngörüsüdür-feodal köleliğe bir dönüş değil, daha eşitlikçi ve insana uygun bir yaşama doğru ilerleyiştir…

15 Ekim 2011 Cumartesi

Kızılderili Reisin Bildirgesi


 KIZILDERİLİ REİSİN BİLDİRGESİ / Seatle

Beyaz adam silahlarla gelip, toprağımızı satın almak istiyor. Gökyüzünü, toprağın ısısını nasıl alıp satabilirsiniz? Bu fikir bize garip gelir. Eğer biz havanın tazeliğine ve suların parıltılarına sahip değilsek, onları nasıl satın alabilirsiniz? Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün kumlu sahiller, karanlık ormanlardaki sis, her açık alan ve vızıldayan böcek, halkımın tecrübe ve anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular, Kızılderililerin anılarını taşır.

Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil ama atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalı ve çocuklarınıza da öğretmelisiniz. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderirler. Nehirler kanolarımızı taşır, çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak, hatırlamalı ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki, nehirler bizim kardeşlerimizdir ve bundan dolayı sizler de nehirlere, herhangi bir kardeşe göstereceğiniz kibarlığı göstermelisiniz

Dünya, beyaz adamın kardeşi değil ama düşmanıdır ve onu fethetti mi, ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarını geride bırakır ve aldırmaz. Çocuklarından dünyayı kaçırır, aldırmaz. Onların haklarını unutmuştur. Annesi olan dünyaya ve kardeşi olan gökyüzüne; satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen bir malmış gibi davranır, iştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Toprağımızı alma teklifinizi düşüneceğiz. Eğer satmaya karar verirsek, bir şart koyacağım. Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşi gibi davranacak. Hayvanlar olmadan insan nedir? Eğer bütün hayvanlar bitse, insan, ruhun büyük yalnızlığından ölürdü. Çünkü, hayvanlara ne olursa, insana da aynısı olur, kısa süre içinde!

Ayakları altındaki toprağın, büyükbabalarının külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar. Dünya annenizdir. Dünyaya ne olursa, onun oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler. Dünya insana ait değildir, insan dünyanındır.

Birkaç saat ya da birkaç kış sonra, bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak, bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. İnsanlar gelir ve gider, denizin dalgaları gibi. Tanrısı kendisiyle arkadaş gibi konuşan ve yürüyen beyaz adam bile, bu ortak kaderden ayrı tutulamaz.

Beyaz adam belki bir gün keşfeder, tanrımız aynı tanrı. Şimdi bizim toprağımıza sahip olmak istediğiniz gibi, ona da sahip olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama olamazsınız. O insanın tanrısı ve şefkati Kızılderili için de, beyaz adam için de aynı. Bu dünya onun için değerli ve dünyaya zarar vermek onun yaratıcısını küçümsemektir. Beyazlar da geçip gidecek, belki bütün diğer kavimlerden önce. Yatağına pislik yığmaya devam et, bir gece kendi pisliğinde boğulacaksın.

Biz, Buffalolar katledildiğinde, vahşi atlar ehlileştirildiğinde, ormanın gizli köşeleri pek çok insanın kokusuyla dolduğunda ve diri tepelerin görünümü konuşan tellerle lekelendiğinde, anlayamıyoruz. Çalılık nerede? Gitmiş! Kıvrak taylarla av hayvanlarına elveda demek nedir? Yaşamın sonu ve yaşamaya başlamanın başlangıcı.

Bu dünyadan en son Kızılderili de yok olduğunda ve anası sadece çayırlar üzerinde hareket eden bir bulutken, bu kıyılar ve ormanlar hâlâ halkımın ruhunu koruyacaklar. Çünkü halkım bu dünyayı, yeni doğan bebeğin annesinin yürek atışını sevdiği gibi sever. Öyleyse, eğer topraklarımızı satarsak, onu bizim sevdiğimiz gibi sevin, onunla bizimki gibi ilgilenin. Bu diyarın anısını, onu aldığınızdaki gibi saklayın. Bütün gücünüz, aklınız ve kalbinizle, onu çocuklarınız için koruyun ve sevin. Tanrının hepimizi sevdiği gibi.

Bildiğimiz bir şey var. Tanrımız aynı tanrı. Bu dünya onun için değerli. Beyaz adam bile bu ortak kaderden ayrı tutulamaz. Bütün bunlardan sonra kardeş de olabiliriz. Göreceğiz!

Elfun Demirkol - Evcilleştirme, Nüfus ve Salgın Hastalıklar


Evcilleştirme, Nüfus ve Salgın Hastalıklar
28 Kasım 2005

Kontrol, uygarlığın merkezi bir bileşenidir. Her ne kadar kontrol üzerine bir yaşam sürüyor olsak da, zaman zaman Tabiat bizlere bunun asla böyle olmadığını anımsatıyor. Depremler, kasırgalar, salgın hastalıklar…

Yaşam bir ağdır ve tüm canlılar bu ağ içersinde birbirleri ile etkileşim halindedir. İnsanlar da, mikroorganizmalar da bu ağın bir parçası oldukları için, sürekli olarak birbirlerine etki içersindeler. Hastalık yapıcı mikroorganizmalar ile insanların bu etkileşimleri özellikle tarım toplumuna geçiş ve evcilleştirmeyle birlikte çok daha vahim sonuçları doğuracak şekilde gelişmeye devam etmektedir. Ancak konuyu buradan başlatmadan önce, bu hastalık mikroplarının kafalarında olup bitenleri ve mikropların yaşam ağındaki önemini ve yerini iyice idrak etmemiz gerekir. Bu yüzden isterseniz, bir süre mikrop gibi düşünelim – Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabından alıntılarla devam edelim.

Mikroplar da bizler gibi evrimleşir. Seçilim, her zaman yavrulamakta ve yavrularının yaşayabilecekleri uygun yerlere dağılmasına yardım etmekte en başarılı olan tekler lehine işler. Mikrop için dağılma tahmin edebileceğiniz üzere kişiden kişiye bulaşmadır. Kısacası, bir mikrop ne kadar iyi yayılırsa o kadar çok ürer ve doğal seçilim onun lehine işler. Bu anlamda bütün mikroplar kendilerine özel yayılma stratejileri geliştirirler. Kimileri ev sahibinin ölmesini ve bir başkası tarafından yenmesini bekler; kimileri ev sahibinin ölümünü beklemez ve ev sahibini ısıran böceklerle yeni bir ev sahibine kadar yolculuk eder; ve tabiki genellikle kendi işini kendileri gören mikroplar.

Bu mikroplar ev sahiplerinin anatomisini ya da alışkanlıklarını kendilerinin taşınmasını hızlandıracak şekilde değiştirirler. Yaralar, hapşırık, öksürük, ishal aslında bu değişimlerdir. Burada mikrop yayılmak için bu yolları seçer. Yani, bizim için “hastalık belirtisi“ olan bu bedensel değişimler, aslında mikrop için yayılmayı sağlayan evrimsel stratejilerdir. Bu stratejiler ev sahibinin ölümüne sebep olabilir. Ancak bir mikrop için bu önemsizdir. Çünkü bir kişiden yayılarak zaten daha fazla kişiye bulaşmış durumdadır; ve taşıyıcı ölmüş olsa bile mikrop yeterince yayılmıştır. Bu tarz stratejilerin yalnızca mikroplarda olduğunu düşünmeyin. Örneğin ateşimizin yükselmesi hastalık yapıcı mikroorganizmalarla olan milyonlarca yıllık birliktelikte gelişmiş bir tepkidir.

Diğer bir tepki ise bağışıklık sisteminin harekete geçmesidir. Kanımızdaki alyuvarlarla öteki hücrelerimiz harıl harıl yabancı mikropları arar bulur ve öldürürler. Bizi hasta eden bir mikroba karşı yavaş yavaş geliştirdiğimiz belli antikorlar, biz bir kez iyileştikten sonra yeniden hastalanma olasılığımızı azaltırlar. Ancak bazı mikroplar ise antikorlarımızın tanıdığı, antijen denen bazı moleküler parçalarını değiştirme hilesini öğrenmiş bulunuyorlar. Farklı antijenlerle yeni grip türlerinin sürekli evrimleşmesi ya da yeniden devreye girmesi, iki yıl önce yakalandığınız gribin bu yıl gelen farklı bir türüne karşı sizi niçin koruyamadığını açıklar.

En yavaş işleyen tepki ise doğal seçilim yoluyla olanıdır. Hastalıkların hemen hemen hepsine karşı öteki insanlara göre daha dirençli olan bazı insanlar vardır. Salgın bir hastalık söz konusu olduğunda o mikroba karşı direnç göstermeye yarayan geni olan insanların hayatta kalma olasılığı bu geni taşımayanlara göre daha yüksek olacaktır. Sonuçta, tarihin akışı içinde zamanla belli bir hastalığa yol açan bir mikropla çeşitli kereler karşı karşıya kalmış olan insan toplulukları direnç genini taşıyan insanların oranının yüksek olduğu toplumlar haline gelmişlerdir – sırf bu gene sahip olmayan insanların hayatta kalma ve genlerini bebeklerine aktarma olasılıklarının düşük olması yüzünden.

Doğal seçilim yoluyla işleyen tepkimize ise mikroplar yine aynı tepki ile karşı koymaya çalışırlar: İnsan, mikropların yaşamı için gerekli bir konaktır. Yukarda da bahsedildiği gibi barınmak ve yayılmak için insanı kullanmaktadırlar. Bunu yaparken de hastalık belirtileri yaratırlar. İnsanın türünü devam ettirebilmesi için gerekli direnci kazanması, kendisinin çıkarına ancak mikrobun zararınadır. Bu yüzden mikroplar da kendilerini modifiye ederek yaşamlarını sürdürme yolunda çabalarlar. Ve bu çabaya karşı insanların da cevap geliştirmeleri gerekir.

Salgın şeklinde gelen bulaşıcı hastalıkların bazı temel özellikleri vardır. İlkin, hastalığa yakalanmış bir kişiden, onun çevresindeki sağlıklı kişilere çok çabuk bulaşırlar, sonuçta kısa bir zamanda bütün nüfus hastalığı kapar. İkincisi, bunlar şiddetli, “akut” hastalıklardır: Kısa bir zaman içinde ya ölür ya tamamıyla iyileşirsiniz. Üçüncüsü, hastalıktan kurutulacak kadar şanslı olanlarımız antikor üretirler, bu antikorlar bize uzun süre, belki de ömür boyu bu hastalığa karşı bağışıklık kazandırırlar. Son olarak, bu hastalıklar daha çok insanlarda görülür; hastalığa yol açan mikroplar genellikle toprakta ya da başka hayvanlarda yaşamazlar.

Gelelim bu hastalıkların nüfus ile olan ilişkisine. Hastalıkların yaşaması için yeterince kalabalık ve yeterince yoğun nüfuslu insan topluluklarına gerek vardır, ancak böyle bir durumda hastalık tam gerilemeye başlamadan önce hastalığa yakalanmaya hazır çok sayıda yeni doğmuş bebek bulabilir. Bu yine de az nüfuslu toplulukların bütün bulaşıcı hastalıklardan azade olduğu anlamına gelmemektedir. Onlarda da bulaşıcı hastalıklar vardır, ancak belli türde bulaşıcı hastalıklardır.

Kalabalık hastalıklarının nüfus ile en önemli ilişkisi, bu hastalıkların – adları üzerinde olduğu gibi – kalabalık ve yoğun nüfuslu insan topluluklarının ortaya çıkmasına gereksinim duymalarıdır. Bu hastalıklar için tüm koşullar yoğun nüfuslu topluluklar [yaşam tarzları] tarafından yaratıldığında, geriye yalnızca topluluğa yayılmak kalır. Nüfustaki bu kırılma noktası canlı yaşamın başlangıcından bu yana işleyen besinin peşinden gitmenin yerine belli özelliklere sahip besinlerin belli alanlarda yapay olarak üremesinin sağlanmasıyla gerçekleşti. Bunun nasıl ve neden gerçekleştiğine burada değinmeyeceğim.

Tarım, insanın evrimleştiği yaşam tarzı olan göçebe toplayıcı-avcılığa göre nüfus yoğunluğu çok daha fazla toplulukları besleyebilir. Ayrıca tarımın neden olduğu yerleşik yaşamda, insanlar kendi lağım pisliklerinin içersinde yaşarlar, böylelikle mikroplar bir kişiden diğerinin içecek suyuna kısa yoldan karışma olanağı bulur. Özellikle kendi dışkılarını, ve idrarlarını tarlalarda kullanan topluluklarda bu çok daha kolay yoldan gerçekleşir. Yerleşik insanların çevreleri kendi pisliklerinden başka, yiyecek depolarına dadanmış hastalık yayan kemirgenlerle sarılıdır. Ve besin üretimi için kullandıkları araziler hastalık yayıcı canlıların mükemmel üreme alanlarıdır. Bu hastalıkların artışı ve şiddeti özellikle şehirlerin ortaya çıkışından sonra çok daha fazla artmaya başladı. Ve bu artış, dünya ticaret yollarının gelişimiyle tüm dünyada ayrıca mikrop ticaretinin yapılmasıyla desteklendi. Günümüzde ise bu çok çok daha hızlandı.

Ancak hızlanan yalnızca hastalıkların taşınması değil hastalıkların evrimleşmesi de olmuştur. Çiçek hastalığı MÖ 1600, kabakulak MÖ 400, cüzam MÖ 200, çocuk felci MS 1840, AIDS 1959… Ve neredeyse bildiğimiz tüm bulaşıcı hastalıkların belirlenen tarihleri tarımın ortaya çıkışından sonra gerçekleşmiş ve birbirine çok yakın tarihlerdir. Bu hastalıkların yayılımı için uygun koşulları tarımın kendi yaşam tarzıyla yaratmış olduğunu biliyoruz. Fakat tarım, bu hastalıkların ilk kez ortaya çıkmasıyla nasıl bir ilişki içersindedir :

Moleküler biyoloji araştırmaları sonucunda hastalıklarımızın yakın akrabaları tespit edilmektedir. Bu yakın akrabalar bizlerin evcil hayvanları ya da ev hayvanlarında bulunuyorlar. Bu hastalıklar da hayvanlar arasında bulaşıcı kalabalık hastalıklarına yol açıyorlar. Bu yüzden bu hastalıklar temelde kalabalık ve yoğun nüfus gerektiren toplumsal hayvanlarda bulunuyorlar.

Bizler toplumsal hayvanları evcilleştirmeye başladığımızda – sığır, domuz, koyun, ördek vs. gibi – zaten bu hayvanlarda mevcut olan mikroplar bize de bulaşmak üzere beklemeye koyuldular. Tabiki de bu pek zor olmadı, çünkü bu hayvanların evcilleştirilerek kontrol altına alınması bu mikropların yukarda da bahsettiğimiz sebeplerden ötürü yeni konağı olabilecek insana geçmesi kaçınılmazdı.

Örneğin, kızamık, tüberkülos, çiçek hastalığı sığır, grip domuz ve ördek, boğmaca domuz ve köpek vs. gibi insan hastalıkları ile bunların en yakın akrabalarını taşıyan hayvanlar bu şekildedir.

Son zamanlarda çokça konuşulan grip hastalığı temelde domuz ve ördek hastalığıdır. Ancak bu hayvanların insanın kullanımı için yapay insan çevrelerinde yaşamaya adapte edilmesi ve yetiştirilmesi sonucu; grip mikrobu insana bulaşıp, insanlarda hastalık yapıcı ve bulaşıcı bir evrim geçirmesiyle, grip bir şekilde insan hastalığına dönüşmüştür.

Aydınlanmacı mantık, teknolojinin ilerleyişinin tıb alanındaki yeniliklere yol açarak hastalıklardan arınmış bir geleceğin bizleri beklediğini sanabilir. Ancak gerçek şu ki; yaşam evrimle gelişir ve ilerler. Günümüz dünyasında bir mikroorganizmanın insanda hastalık yapıcı şekilde evrilmesi kaçınılmazdır. İnsanın böyle bir şeye karşı tek savunması teknolojisi değil, evrimin kontrol altına alınması olabilir. İnsan bunu evcilleştirmeyle, yapay seçilim yoluyla değiştirmeye ve kontrol altına almaya çalışmıştı, ve kendinden büyük işlere parmağını sokmasının cevabını pek de geç olmadan yeni hastalıklar olarak aldı ve almaya devam ediyor.

Sanırım insan için en uygun yol, kontrolü ele geçirmekten ziyade, herşeyi akışına bırakması ve kendi varoluşuna yol açan yolda ve tarzda yaşamaya devam etmesidir.

Serhat Elfun Demirkol