16 Ekim 2011 Pazar

Mustafa Cemal - Savaş ve İlksel Toplumlar


Savaş ve İlksel Toplumlar
4 Ağustos 2006

Mustafa Cemal, Sanat ve Hayat Dergisi, 23 Eylül 2002 Pazartesi

Savaş borazanı barış borazanından önce çalar.
Tarihte de böyle mi oldu, savaş tamtamlarının meşum sesinin gecenin güzel karanlığını param parça dağıttığı ayırt edilebilir bir ilk aşama var mıdır? Yoksa hep savaşıp kıydık mı birbirimizi? Bu yazı ilksel, yani zamandaş olduğumuz ama üretim kuvvetleri ve ilişkileri bakımından insan tarihinin çocukluk günlerini andıran toplumları ele alarak savaşı konu ediyor.

Bu tür sorular, kendi içlerinde çeşitli dallara ayrılmakla birlikte ya insanın biyolojik doğasına ya da toplumsal doğasına ilişkin temel varsayımlarla yanıtlana gelmiştir. İnsan doğası bakımından örnek K. Lorenz. Lorenz, Darwinci tezlerden farklı olarak ya da onları yanlış yorumlayarak, hayvanlarda türdaşlarını öldürmeye karşı ketleme olmasına karşın, bundan yoksunluğuyla insanın yaradılıştan bir garabet ve sapkın olduğu görüşündedir. “Savaş içgüdüsü,” “saldırganlık içgüdüsü,” “dövüşme içgüdüsü,” ” yıkım içgüdüsü,” gibi çeşitli adlarla insanın türünden veya hayvan oluşundan gelen başkasına zarar vermeyi ve öldürmeyi istediğini ileri süren akımdır bu. Yaşlılık dönemindeki Freud da, saldırganlığı, cinsel içgüdünün (libido veya eros) zıttı olarak düşündüğü ölüm içgüdüsün [destrudo veya thanatos] dışsallaştırılmasıyla ilişkilendiren görüşüyle bu akımın içinde bulunuyor.

Hobbes da bu çerçeveye alınabilir ama onda, dışavurulan bir saldırgan iç değildir savaşa yol açan. Ona göre insanlığın doğal durumu, herkesin kendi beklenti ve çıkarları için keyfi kuvvete başvurmasının doğurduğu herkesin herkese düşmanlığıdır. Barış, bu başı bozuk kuvvet kullanımının kolektif bir iradeye yani devlete dönüştürülmesiyle sağlanır. Benzer bir görüşü Güney Amerika’da Paraguay’da yaşayan son derece dövüşçü bir halk olan derleyici avcı Guayakiler üzerine araştırmalarıyla ünlü Clastres ileri sürüyor. Ona göre ilksel toplumlar, kendi farklılıkların ortaya koymak ve yaşatmak için dağılmayı isteyen toplumlardır. Küçücük olaylar bile bu farklı olma isteği zemininde (onun deyimiyle) savaşa meydan verebilir. Savaş, eşitler arasındaki dengeyi sürekli bozan bir simetri kırıcıdır.

Gerek Hobbes gerek Clastres, benci bir perspektifi benimsiyorlar. İkisinde de alma esastır. Öyle ki, Clastres, her almanın bir vermeyle karşılandığı mübadeledeki simetrinin bu toplumların ölümü olacağını düşünür. Ama, barışı tesis eden devlet, Hobbes’un düşündüğünden farklılıkla rasyonel bir çözüm olmayıp, bu savaşlar boyunca sürekli güçlenen birinin, ötekilere boyun eğdirmesiyle belirir. Böylece bir yandan başlangıçtaki simetri hiyerarşileşme yoluyla dönüşsüzce kırılmış, ama öte yandan başlangıçtaki farklılık isteği olumsuzlanmış olur. Devlet, Hobbes için iyi, Clastres için kötü bir şey olarak barış demektir.

Onlara karşıtlıkla, önceli Mauss gibi antropolog Lévi-Strauss da barışı mübadelede görür. Her vermenin, şu ya da bu zaman ve yerde, şu ya da bu nitelikte ve nicelikte almayla telafi edildiği armağanlaşma olsun, her almanın hemen veya süresi belirlenerek ertelenmiş bir vermeyle karşılandığı meta mübadelesi olsun barışla olanaklıdır.

Bu iki kutup yaklaşım, devlet ile savaşı mübadele ile barışı bağlantılandırarak saflaşmaktadır. Oysa, bildiğimiz toplumlarda hem armağanlaşma, bey ve uyrukları arasındaki bir yeniden dağıtım formu olarak hem mübadele, özel mülkiyetin güvencelenmesinin kuvveti öngerektirmesi yüzünden, kurlaşmayla ve dolayısıyla devletle uyumludur. Özel mülkiyetsiz bir devlet olanaklıdır ama devletsiz bir özel mülkiyet, tarafların en azından birbirlerini caydırabilecekleri ölçüde silahlanmışlıklarını önvarsayar.

Göçebe Derleyici Avcı Toplumlar ve Savaş

Ya armağanlaşma? Özel mülkiyet ve devlet, eşitsizliğin ve dolayısıyla herkesin herkesle savaşının kesin kabulüdür. Armağanlaşma ise, özel mülkiyete kapalı olmakla birlikte kurlaşma yoluyla devlete açıktır. Bu yüzden bilinen ilk devlet oluşumlarının hepsi aslında özel mülkiyetsizdir. Başı savaştan kurtulmuş devlet hiç olmamıştır. Savaşlar devletleri pekiştirmiş, devletler savaşları kışkırtmıştır. Bildiğimiz tarih, devletlerin giderek güçlendiği ve yaygınlaştığı, savaşların giderek yeğinleştiği ve ölümcüleştiği bir süreci anlatmaktadır.

Bu tarih okunduğunda ilkel insanın savaşçı, uygar insanın barışçı olduğu inancı hiç doğru görünmüyor. Öyleyse nasıl? Arkeolojik bulgulardan, ok, mızrak saplı iskeletlere, balta kesiklerine rastlama sıklığının kabile toplumlarıyla birlikte büyük bir artış gösterdiğini öğreniyoruz. Antropoloji de bunu destekler görünüyor: Henüz kabileleşmemiş avcı ve derleyici (toplayıcı da deniyor) toplumlar, geçmişin kalıntıları değildir. Kendi evrimleri ve dolayısıyla tarihleri vardır ama bir ölçüde de olsa geçmişte olup biteni kestirmeye olanak tanıyabilirler. Konumuz çerçevesinde önde gelen karakteristiklerini şöyle sıralayabilirim:

·Bu toplumlar eşitlikçidir. Bu gün de süren eşitlik etiğinin kurucusu belki onlardı. Kullandıkları malların büyük kısmını armağanlaşma yoluyla edinirler. Ama et, özellikle büyük hayvan eti, ortaklaşa bölüşülür;

·Kadın aslında derleyicidir, erkek aslında avcıdır. Çoğunda, derleyici kadın, toplumun geçimine besin değeri olarak avcı erkeğe göre daha büyük katkı sağlar.

·Aslen göçebe bir yaşam sürdürürler. Tanımlanabilir ama hudutsuz bir arazi üzerinde yirmi otuz kişilik nüfuslar halinde dolanırlar;

·Ana toplumsal bütünlük oba olmakla birlikte aile düzeyinde saçılabilirler. Ama yanısıra mevsimlere ve doğal kaynakların dağılımına bağlı olarak yüzlerce oba bir araya toplanabilir ve iç içe geçebilir. Obalar kapalı bütünlükler değildir, üye kompozisyonu değişkendir;

·Beysiz toplumlardır. Sözüne itaat edilen bir bey yoktur, kadın veya erkek sözüne itimat edilen saygın kişiler vardır;

·Avustralya derleyici avcıları (aborjin denilen) dışında kadın erkek eşitsizliği ve yaşa dayalı katı statü farklılığı varsa da zayıftır;

·Yetişkinler ile çocuk ve gençler arasındaki ilişki özgürlükçüdür. Evlilik öncesi cinsel yaşama yaklaşımları baskıcı değildir;

·Obalar kardeş birlikleri olarak dışevlilik yapılarıdır ama soya dayalı bir örgütlenme değildir. Öteki obaya giden kadın da olabilir erkek de. Evlilikler kırılgandır ve aborjinler dışında bu toplumlar genellikle iki yerlidir;

·Bolluğun da açlığında paylaşıldığı, devletsiz ve mübadelesiz (özel mülkiyetsiz), savaşsız ve barışsız toplumlardır.

Barış, savaşın olmamasıdır, savaşın yokluğu değildir. Savaş da barışın olmamasıdır, barışın yokluğu değildir. Savaşın yokluğu barışın yokluğudur; barışın yokluğu da savaşın. Başka bir anlatımla barış, sadece savaşçı ilişkilerde anlamlı bir kavramdır ve o ilişkilerde savaşın sürmediğini anlatır. Her barış savaşa gebedir. Barış halindeki ülkelerin orduları terhis edilmez, savaşçı eğitimi ve silahlanma, yenileme, araştırma ve geliştirme sürer. İttifaklar korunmaya, müttefikler çoğaltılmaya çalışılır ve yeni ittifaklar denenir. Caydırma ve olası bir savaşa hazırlık barış dediğimiz sürecin özsel veçhesidir ve barışın, savaş yoluyla, savaş tehdidiyle veya savaş tehdidine karşı sürdürüldüğünü gösterir.

“Su uyur düşman uyumaz” denir. Kapıyı pencereyi açık bırakıp tatile çıkmayı düşünmek ne kadar zorsa, savaşa hazırlığı ertelemek de o kadar olanaksızdır günümüz toplumlarında. Çin setti anımsanabilir burada. Berlin duvarıyla simgelenen soğuk savaş, dilenirse sıcak barış denilebilecek bir barış formudur. Savaşın zıttı olarak barış, bir ateşkes veya bırakışmanın ardından girilen süresini kimsenin tanımlayamayacağı savaşılmayan dönemdir. Ama savaşın yok olduğu değil, olmadığı bir dönemdir. Barış da telef edicidir, savaş kadar olmasa da.

Marx, Grundrisse‘de “Savaş barıştan önce meydana çıkmıştır.” yazar. Peki ne zaman çıkmıştır? Arkeoloji ve antropoloji bunu komünal toprak mülkiyetiyle, yani toplumların kendi aralarında bir yolla ortak oldukları araziyi, başka toplumlar karşısında özel mülk gibi sahip çıktıkları durumla ilişkilendiriyor. Bu, aynı zamanda artı emeğin artı ürün olarak cisimleştiği duruma tekabül ediyor.

Oysa avcı derleyici toplumların doğadaki değişkenliğin peşini süren göçebe karakteri belli bir araziye çit çekip sadece bizim demelerine izin vermez. Savaşın gerektirdiği bir odaktan davranmayı sağlayacak beyli bir örgütlenmeleri yoktur. Dövüşler grup dövüşlerine dönüşse bile önceden tasarlanmadığı gibi, bir kişinin yaralanması veya ölmesi halinde hemen bitebilmektedir. Savaş için tasarlanmış özel araç gereç bulunmadığı gibi, güreş futbol gibi savaşı andıran oyunlar bile bulunmaz.

AN ESKIMO FAMILY from National Geographic Magazine, Volume 31 (1917), page 564.Derleyici avcı toplumlarda savaş ve barış yoktur ama çatışma ve uzlaşma vardır. Uzlaşmalar akrabalık ilişkilerine yani kardeşliğe, çatışmalar dövüşlere ve sert kavgalara dönüşebilir. Bununla birlikte bu toplumlar çatışmalara izin vermeyecek kimi toplumsal dinamikler geliştirmişlerdir. Örneğin Kanada’nın Kuzey batısında yaşayan Utku Eskimolarında öfkeli tavır ve davranımlar ayıptır. Sık kızsa da öfkesi çabuk sönen kişilere karşı hoşgörülü olabiliyorlar ama öfke besleyen kişiyi sevmiyorlar. Saldırgan duygu ve davranışları erdemsizlik olarak görüyorlar.

Bunun yanında, çatışmaların dövüşlere dönüşmesine karşı da uygun toplumsal ilişki biçimleriyle önlem alınıyor. Örnek, Zaire’nin yağmur ormanlarında eskiden pigme denilen Mbutiler. İki kişi arasında meydana gelen münakaşaya çevresindekiler kayıtsız kalmıyorlar. Uzlaşma sağlamanın güçlüğü ölçüsünde giderek başkalarının da katılmasıyla hemen herkesin yer aldığı kolektif tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalar boyunca, utandırma ya da cezalandırma tehdidiyle değil, eğlenceli atışmalarla, esprilerle, gülüşmelerle havayı yumuşatmaya çalışarak uzlaşma yolları aranıyor.

Kendine yetmezlik elbirliğinin olduğu kadar rekabetin; uzlaşma ve uyumun olduğu kadar çatışma ve dövüşün de temelindedir. Kendine yetmezlik, eğretilemeli bir anlamda sürekli kıtlık demek. Açık sistemler için kaynaklar hep kıttır. Kendilerini yeniden üretmeleri, sürekli eylem halinde olmalarını gerektirir. Dolayısıyla aynı kaynaktan yararlananlar arasında rekabetin ve aynı zamanda aynı kaynağı dönüştürmek için elbirliğinin zemini hep vardır. Derleyici avcı toplumlar için başta gelen kendine yetmezlik küçük gruplar halinde yaşamalarından dolayı, cinsiyet oranının sıkça bozulmasıdır. Yani, obalarda bazen dişi bazen er fazla olur. Cins kıtlığını savaşla gidermek ölümler yoluyla kıtlığı derinleştirerek sorunu daha da ağırlaştırır. Bu gün de süren dışevlilik bu toplumların kurucu çatısıdır ve bir uzlaşma biçimi olarak görülebilir.

Benzer bir düşünüş biyolojik bir içgüdü olarak görülen saldırganlık için de yapılabilir. Öbür hayvan türlerinde tanımlı bir dış neden olmaksızın saldırganlık baskın bir davranış değildir. Güçlü hayvanlar bile kolayca saldırgan davranmazlar. Küçük yaralanmalar enfeksiyonla ölüme götürebilir veya yüksek çeviklik ve hassaslık gerektiren avlanma, açlıkla sonuçlanacak derecede aksayabilir.

Savaşçı ve savaşçı olmayan kültürler üzerinde bir karşılaştırılma

Savaşçılığın baskın olduğu 34 kültür

- yerleşim yeri sabit (oturgan)
- çeşitli tarım türlerinden biri
- metal işleme ve dokuma var
- kent veya kasaba var; veya topluluğun ortalama nüfusu elli kişi veya üstünde
- politik bütünlenme düzeyi devlet
- karmaşık bir hiyerarşileşme var
- sınıfsal tabakalaşma var
- kölecilik var
- hasetlendirici bir servet sergileme tavrı var
- toplumsal yaptırımı düzeyi taşınabilir mallar üzerinde kamu yaptırımı
- altı aydan fazla süren gebelik sonrası tabu
- erken yaşta cinsel ilişki potansiyeli zayıf
- Askeri şana vurgu yüksek
- aşırı savaşkanlık
- yüksek bir narsisim belirtisi
- aşırı böbürlenme
- çocuklukta kaygı ve başarıya yönelik eğitim yüksek

Örnekler: Abipon, Albanians, Araucarrians, Ashanti, Aztec, Chukchee, Creek, Crow, Dieri, Fang, Fon, Haida, Hano, Hebrews, Iban, Inca, Jivaro, Kazak, Kung, Kutenai, Kwakiutl, Lango, Maori, Mota, Nama, Navaho, Omaha, Rwala, Samoans, Seri, Shilluk, Trobriand, Witoto, Yakut.

Savaşçılığın sık veya kronik olduğu kültürler şöyle listelenmiş: Abipon, Creek, Goajiro, Jivaro, Maricopa, Murngjn, Papago, Tupinamba.

Savaşçılığın baskın olmadığı 9 kültür

- oyun ve sporlar yenişmeci – yerleşim yeri sabit değil (göçebe)
- tarım yok
- metal işleme ve dokuma bilinmiyor
- kent veya kasaba yok, ortalama nüfus ellinin altında
- politik bütünlenme düzeyi özerk topluluk veya aile
- basit bir kurlaşma var
- sınıfsal tabakalaşma yok
- kölecilik yok
- servet pek sergilenmiyor veya kötü karşılanıyor
- toplumsal yaptırım düzeyi kişisel mallara veya özel yerleşim üzerinde kamu yaptırımı
- gebelik sonrası tabu sınırlı veya bulunmuyor
- erken yaşta cinsel ilişki potansiyeli yüksek
- askeri şana vurgu zayıf
- savaşkanlık az veya yok denilebilir
- düşük bir narsisim belirtisi
- böbürlenme az veya yok denilebilir
- çocuklukta kaygı ve başarıya yönelik eğitim düşük
- sadece beceri oyunları

Örnekler: Ainu, Andamanese, Aranda, Lapps, Semang, Toda, Vedda, Yahgan, Yukaghir.

Savaşçılığın ender görüldüğü veya sık rastlanmadığı kültürler şöyle listelenmiş: Ainu, Andamanese, Apinayé, Balinese, Carib, Cayapa, Choroti, Chukchee, Cuna, Gond, Hano, Huichol, Kazak, Khalka, Lamba, Lepcha, Naskapi, Samoyed, Tanala, Tarahumara, Tehuelche, Toda, Yakut, Zuñi.

Kaynak: Dennen’in, Textor’den yaptığı derleme (Textor, R.B., 1967. A Cross-Cultural Summary).
Saygın kişinin yerine beyin geçmesi, şarkılı türkülü armağan üretimin yapıldığı serbest zamanın yerini artı ürün birikimine bırakması, kişisel mülkiyetin yerini komünal ambarın ve/veya komünal toprak mülkiyetinin alması, tek eşli ve kırılgan aile yapısının çok karılı ve özellikle babasoylu geniş aileye evrilmesi, yatay armağanlaşmanın şefe verilen armağanların şenlik ve bayramlarda şefin armağanı olarak geri döndüğü yeniden dağıtıma ve takasa dönüşmesi, gelgeç kavgaların yerini kan davalarının alması devletin ve savaşların yolunu ağır ağır döşeyen önde gelen toplumsal dönüşümlerdir. İnsanın kan dökücülüğü, biyolojik doğasından değil toplumsal doğasından gelir. Eski bir Nazi olan Lorenz, insandaki saldırganlığa ve ölümcüğe işaret ederken haklıdır ama bunu içgüdüye dayandırması kendi geçmişini aklama çalıştığını akla getiriyor.
Hobbes’un, devletle barış arasında kurduğu nedensel ilişki yerinde görünüyor. Devlet gerçekten bireysel zorun yerini alır ama topyekün bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak ilk oluşan komünal devletler bile, özel bir kesimin, ailenin, soyun, zümrenin toplumu yönetebilirliğinin maddi önkoşulu olarak üreten kesimin artı emeğine elkoymasına dayanır. Kurlaşmayla birlikte doğal kıtlık toplumsal kıtlığa dönüşür. Zenginliğin ister bireylerin ister bir grup veya zümrenin tek elinde toplandığı her durumda varsıllar ve yoksullar ayrımı doğar. Göçebe derleyici avcı toplumlar bolluğu da yokluğu da bölüşürler. Toplumsal kıtlık bolluğun ve yokluğun eşitsiz dağılımıdır. Rousseu’nun Hobbes’a karşı ileri sürdüğü gibi, savaş, doğal ve toplumsal zenginliği sahiplenme ve artı-emeğe elkoyma biçiminin ortaya çıkardığı bu sürecin ürünüdür.
Haset, nefret, kin ve utkuyla dönüp duran savaş/barış ikiliğinin yerini dostluk, sevecenlik, hoşgörü ve neşenin aldığı oyun tadında bir toplumsal durum onca kanlı bir tarihin ardından acaba hala olanaklı mıdır?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder